ÖNSÖZ

Sağlık Bakanlığınca hazırlanan 2006 tarihli "Kronik Hastalıklar Raporuna göre, Türkiye'de yaklaşık 22 milyon kişi kronik hastalıkların etkisi altında yaşıyor ve kronik hastaların sayısında sürekli artış gözleniyor. Yaklaşık 15 milyon kişide yüksek tansiyon, 4 milyon kişide şeker, 3 milyon kişide kronik obstruktif akciğer hastalığı, 2 milyon kişide koroner kalp hastalığı; hastaların %40'ında farklı derecede anemi bulunuyor.

 

Bunun dışında hemen hemen her genç kızda, hatta bazı erkeklerde endometriozis görülüyor, kısırlık sel gibi artıyor ve her iki bebekten biri sezaryenle doğuyor. Raporlarla çizilen bu tablo tek başına çok vahimdir, aynı zamanda insanları ümitsizliğe, korkuya sevketmekte ve büyük hatalar yapmalarına da sebep olmaktadır.

Çağdaş tıp bilgileri ve teşhis imkanları "dev adımlarla" ilerliyor gibi görünüyor fakat hastalıklar gün geçtikçe daha da derinleşiyor, çeşitleniyor, yaygınlaşıyor ve çoğalıyor. Hastalıklara çare bulunamıyor, tam tersine tıbbi tedaviler sonucunda hastalıkların direnci artıyor, daha önce hiç bilinmeyen hastalıklar ortaya çıkıyor. Karşımıza çıkan bu tablo bize hiç şaşırtıcı gelmiyor çünkü modern tıbbın felsefesi temelden yanlıştır. Modern tıp ateş yükselince ateş düşürücü, tansiyon yükselince tansiyon düşürücü, enfeksiyon olunca antibiyotik kullanmayı önerir. Bu, hastalığı tedavi değil, bağışıklık sistemine açılmış şiddetli ve sürekli bir savaştır. Çağdaş tıbbi müdahalelere maruz kalan bağışıklık sistemi, tamamen çökene kadar muazzam bir şekilde direnir. Bağışıklık sistemi çöktükten sonra ise insanın başına birer birer gerçek hastalıklar gelmeye başlar.

Sentetik ilaçlar, ameliyatlar, sezaryenle doğum, kan ve organ nakli, iki anneli ve tüp bebekler, kök hücresi kullanma, klonlama, gen teknolojisi ve nanoteknoloji yöntemleriyle üretilen aşılar ve vitaminler gibi kurtuluş umuduyla bel bağlanan bu hayali gelişmeler her seferinde hüsranla bitmektedir ve bitecektir. Bunun sebebini, Yaratıcı'nın kanunlarını gözardı ederek veya onlara karşı gelerek tedavi yolu arayanların zihniyetinde aramak gerekir.

Gerçeğe giden yol, ilahi kanunları çiğnemeyen yoldur. Allah tarafından yaratılan bu kanunlar, Levh-i Mahfuz'da yazılmış ve yaratılışa nokta koyulmuştur. Allah'ın yasalarında asla hata olamaz. Bir değişiklik de yapılamaz. Allahü Teala Müminun Suresi 71. Ayet-i Kerime'de "Velev ki Hak, onların hevalarına tabi olsaydı göklerde, yerde ve bunların içinde bulunanlar mutlaka fesada giderdi" buyurarak felaketin büyüklüğünü bize tanımlıyor.

Biz gerçek hastalığı değil de, tedavi edilmemesi gereken "hastalıkları" tedavi ederken, daha doğrusu, vücudun gönderdiği "imdat" sinyallerini sustururken hatayı insan vücudunda, vücudun sözde eksikliği ya da bozukluğunda arıyoruz. Yani, hatayı Allah'ın yarattığı mekanizmada arıyoruz. Halbuki, O'nun mekanizmasında hata olamaz. Bu sebeple, insanın bağışıklık sistemi tüm çağdaş tedavi yöntemlerine karşı kendi savunmasını yapar, sonuna kadar direnir. Bazı insanlar tıbbi ilaçlarla veya cerrahi müdahalelerle değil, bunlara rağmen iyileşir.

Yeni yöntemlerle tedavi edilerek ortadan kaldırılan hastalıklar aslında kendi vazifesini tamamladıkları için yeryüzünden kaldırılmıştır. Yeni yöntemler, hastalığın kaldırılmasının sadece yüzeysel sebebidir. Mesela, aşının geliştirilmesiyle taun hastalığı ortadan kalkmıştır fakat asıl sebep bu hastalığın Allahü Teala katında vazifesini bitirmiş olmasıdır. Çünkü 'Taun hastalığından ölen şehittir" Hadis-i Şerif'indeki şehitlik mertebesine layık insan hemen hemen kalmamış, yeni yöntem bu nedenden dolayı ortaya çıkmıştır.

Bugün mizaçların sırrı keşfedilmiş ve mizaca yani kan grubuna göre beslenme şekli ayrıntılı bir şekilde sistemleştirilmiştir. Bu sistemi uygulayan insan bütün hastalıklardan emin olabilirdi. Ancak bu sistemi hayata geçirmek için doğal, genetiğine müdahale edilmemiş yiyecek kalmamıştır.

Kainatta tüm cisimler ve sistemler bir bütündür. Bedenimiz de tüm kainatın bir misali olarak yaratılmıştır. İnsan bedenine baktığımız zaman çeşit çeşit, içiçe geçmiş ve birbiriyle etkileşim halinde olan sistemler görürüz. Modern tıp, insan bedenini, branşlara ayırarak inceler ancak bunun insan vücudunu anlamaya yeterli olmadığını biliyoruz. İnsan vücudunu anlamak için sistemin ve işleyişin bütününe bakmak gerekir. Yaratılış kanunlarını ne kadar iyi anlarsak o kadar sağlıklı ve doğru yaşama imkanı buluruz.

Bu kitapta anlatılan tedavi sistemini anlamak için bütünsel bir bakış gereklidir. Tek tek hastalıkların tedavisiyle ilgilenmek yeterli olamaz. Bu nedenle ancak kitabımızın tamamını okuduktan sonra tedavinin felsefesiyle ve metoduyla ilgili bir fikir sahibi olunabilir. Öyleyse ateşi düşürmek, öksürüğü engellemek, burun akıntısını durdurmaya çalışmak, antibiyotik kullanmak, bademcikleri aldırmak cahilliktir, vücuda karşı yapılan bir haksızlık ve zulümdür. Halbuki, insan kendisini çevresindeki zararlardan koruyup, yemeklerini düzeltir, fazla ve zararlı yemekten vazgeçerse, onun ne ateşi yükselir, ne bademcikleri şişer, ne de alerjisi olur.

Midede hazım bittikten sonra besin maddeleri kimus şeklinde bağırsaklara iner. Orada birinci hazım tamamlanır, besin emilir ve karaciğere ikinci hazma gönderilir. Doğal olarak bağırsaklarda yaşayan mikroplar midede hazmolunmamış yiyecek kalıntılarını parçalar ve vücudun menfaatine kullanarak vitamin, şeker, hatta protein üretirler. Vazifeli mikroplar toksik maddeleri nötralize ederek hızlı bir şekilde dışarı atmaya çalışırlar. İnsan, antibiyotik (anti:karşı, biyo:hayat yani hayat karşıtı) kullandığı zaman, antibiyotik vücuttaki mikroplarla birlikte, bağırsaklarda yaşayan doğal vazifeli mikroplan da öldürür. Faydalı mikroplardan boşalan yeri zararlı mikroplar doldurur.

Doğal olmayan, iyi çiğnenmeyen, karışık ve çok yenen, birbirine zıt yemekler midede çürüyerek bağırsaklara iner. Bağırsaklardaki yabancı mikroplar onlardan çeşitli zehirler üretir ve bu zehirler, toksinleri kana karıştırmadan dışarı atmakla görevli bağırsak tüycüklerini çürütür. Tüycüklerin çürümesiyle kelleşen bağırsaklarda yaralar oluşur ve bağırsaklar koruma görevini yapamayıp, faydalı maddelerin yanı sıra zararlı maddeleri de kana karıştırır. Bu zehirleri toplayan kan, direkt karaciğere geçer. Karaciğer, bu kanın bir kısmını böbreklere, bir kısmını da temizleyerek kalbe gönderir. Kalp, gelen kanı bütün organ ve hücrelere taksim etmekle görevlidir. Ancak kandaki toksin ve atıkların oranı devamlı yüksek olursa, karaciğerin onları temizlemesi zorlaşır. Bu durumda karaciğer onları kendinde toplayarak hastalanır, yağlanmaya, büyümeye, kistler oluşturmaya başlar ve kanı yeteri kadar temizleyemez hale gelir. Böylece kanda atıklar çoğalır, kolesterol yükselir. Vücut, bu ağırlaşan kanın dolaşımını hızlandırmak ve atıkları çıkartmak için, damarları daraltmak ve tansiyonu yükseltmek mecburiyetinde kalır. Ancak hasta, tansiyon düşürücü ilaç aldığında, damarlar zorla genişler, kan dolaşımı yavaşlar, pis ve ağır kan damarlarda dolaşarak, atıkları damar duvarlarında biriktirir, dokuları kirletir, kılcal damarları tıkar.

Kan, daralan ve tıkanan atar damarlardan organların dokularına gerektiği gibi ulaşamayacağı için yeterli miktarda gıda da ulaştıramaz. Hücrelerin metabolik atıkları da daralan ve tıkanan toplar damarlardan ve o damarların bulunduğu organdan uzaklaşamaz ve hücrelerde birikmeye başlar. Sonuç olarak, hücre ve organlar aç kalır ve sürekli atıklarla uğraşmaktan asıl görevini yapamaz hale gelir.

Her bir hücre ve her bir organ belli bir titreşimle çalışır (Allah'ı zikreder). Ancak, atıkların birikmesiyle değişmiş olan hücre ve organların titreşim frekansları bozulur (Allah'ı zikirden ayrılır). Peygamberimiz "Allah'ı zikirden ayrılmayan hayvanı avcı avlayamaz", buyuruyor. Sağlıklı hayvanı ne yırtıcı bir hayvan ne de avcı avlayamaz. (Bilimsel araştırmalar, avlanan hayvanların tamamının hasta hayvanlar olduğunu göstermiştir.) Öyleyse, zikirden ayrılmayan organ da hastalanmaz.

Aslında hastalık tektir: Yanlış yaşam tarzı. Ancak hastalık olarak isimlendirilen her vaka, yanlış yaşam tarzına karşı vücudumuzun gösterdiği tepkidir. Bu tepki yukarıda gördüğümüz gibi, mide ve bağırsakların işlevinin (hazmın) bozulması ile, bademciklerin şişmesi ile ve karaciğerde atıkların birikmesi ile noktalanır. Ancak karaciğer kendi fonksiyonunu tam olarak yapamaz hale geldiğinde, hastanın tabiatına göre, böbrek, cilt, akciğer, rahim, yumurtalık, kalp ve damar hastalıkları gibi farklı hastalıklar baş gösterir. Bu hastalıklarla tek tek uğraşmak, boşuna, hatta zararına zaman geçirmektir. Çünkü birbirine bağlı olmayan hiçbir hastalık yoktur ki, tek başına tedavi edilebilsin.

Mesela bronşit ve zatürre olayını ele alalım:

İnsan uzun ömürlü süt ve süt tozu içeren hazır yiyecekleri, farklı peynir türlerini, rafine edilmiş ve katkılı hazır yiyecekleri, asitli içecekleri, mizaca uygun olmayan karışık yemekleri bol bol tüketiyorsa, bu yiyecekler kanın PH dengesini bozar ve vücutta büyük miktarda farklı toksik madde üretilmesine sebep olur.

Havaya karışmış dumanlar, zehirli gazlar, tozlar, deterjan kokuları, özellikle çamaşır suyu ve tuz ruhu kokusu, solunum sistemini bozarak kana karışır. Kömür, kireç, alçı gibi maddelerin tozlan akciğerleri doldurur. Böyle bir zarara karşı bağışıklık sistemi, insanın iştahını keser, ateşini yükseltir. Ateş kanı ısıtır. Isınan kan ise akciğerde toplanmış eriyebilen atıkları eritmeye başlar ve balgamı çoğaltır. Akciğeri korumakla görevli mikroplar kanın ısınması ve balgamın artmasıyla birlikte çoğalır. Bu mikropların enzim Bu kitapta modern tıbbın "bilimsel" ve işe yaramaz dipnotlarla dolu üslubu yerine hastalıkların sebebini ve gerçek şifanın nerede olduğunu sade bir dille anlatmaya çalışan ifadeler tercih edilmiştir. Bu kitap şifa arayan ve hesap gününe inanan insanlar için "bilimsel" ifadelerin izafiliği yerine, acı da olsa gerçeklerin ortaya serilmesinin daha önemli olduğu düşünülerek yazılmıştır.

Irsî hastalıklar hariç, hemen hemen bütün hastalıkların sebebi hayret verici derecede aynıdır. İlginç olan şudur ki, bütün hastalıkların tedavisi de aşağı yukarı aynıdır. Elinizdeki kitap bu sade ve hikmet dolu gerçeği anlatma yolunda Allah'ın izin verdiği ölçüde atılmış bir adımdır.

Vücudundaki hastalıkların başlıca sorumlusu insanın kendisidir. Hasta olmak insanın kendi ayıbıdır, kendi suçudur. Çünkü vücutta, onu hastalıklardan koruyan öyle mükemmel bir mekanizma yaratılmıştır ki, bu mekanizmayı tahrip etmek için çok "uğraşmak" gerekir. Eğer insan bu mükemmel mekanizmaya rağmen yine de hastalanırsa, Allah, bu durumda da insanoğluna şifa bulması için dosdoğru bir yol göstermiştir. İnsanın bundan istifade etmeyip, kendini tedavi etmemesi ya da şifayı yanlış yerlerde araması ikinci bir suçtur.

Hiçbir doktorun yardımı olmaksızın, tıp dünyası tarafından en tehlikeli görülen hastalıklardan bile kurtulmak mümkündür. Hastalığı teşhis etmek de önemli değildir. Bu kitapta takdim edilen kuralları ve tedavileri kendi hayatınızda uygularsanız, hastalıkların sebebini anlayacaksınız. Sebeplerini anlamakla kalmayıp, hayatî önem taşıyan bir çok ayrıntıyı göreceksiniz. Hastane kapısında sıra beklemeyecek, dolaplar dolusu ilaçlardan ve tüm tedavi masraflarından kurtulacaksınız. Sağlıklı olmanın ne kadar kolay olduğunu görüp şaşıracaksınız ve böyle mükemmel yaratıldığınız için Yaradan'a şükredeceksiniz.

Gerçeğe götüren yol sarihtir.

 

 

HASTALIKLARIN ESAS SEBEPLERİ

       Fazla Yemek

"Yemek onlar için bir ceza, bir ağ, bir tuzak ve bir pranga olacaktır." Hz. Davut (a.s.)

"Her hastalığın temelinde tokluk vardır." Hz. Muhammed (s.a.v.)

"Çok yeme ağacı diken, hastalık meyvesi toplar" Atasözü

 

"Çok yeme ağacı"nın hastalık meyvelerini nasıl olgunlaştırdığına bakalım. Çok yemek yenildiğinde midenin daha çok enzime ihtiyacı olur. Enzim üretmek vücut için çok güçtür ve kıymetli maddeler gerektirir. Sağlıklı bir insanın midesi 200-250 gr. yemeğin birinci hazmını, besinlere ve kişinin hazım gücüne göre değişmekle beraber, 3-4 saat içinde kolayca gerçekleştirebilir. Bu miktarda yemeği hazmetmek için kalp zorlanmadan rahatça çalışacaktır. Bunun iki katı yemek yenildiğinde ise, yemeğin hazmedilmesi ve fazlalıkların kısmen depolanarak, kısmen çıkartılması için, kalbin dört-altı misli daha fazla çalışması gerekecektir. Bu işlem sadece kalbi değil, besinlerin hazmedilmesi, depolanması ve çıkartılmasıyla görevli diğer organları da yıpratır. Mesela, bir araba taşlı, bozuk ve dik bir yolda, düzgün yolda harcadığı yakıtın iki-üç katını harcar. Mesafe aynıdır fakat harcanan yakıt miktarı farklıdır. Devamlı zorlu çalışmadan harap olan motor gibi, insan kalbi de aşırı çalışmadan dolayı rızkını çabuk tüketir. Çünkü kalp atışları sayılıdır. Genç vücut, kuvvetli olduğu için, yemekleri hazmederek, fazlalıkları dışarı atabilir. Ancak zorlanma devam ettiği sürece, bu kuvvet tükenir, fazlalıkların giderek daha az atılmasıyla vücutta depolar oluşmaya , depolar dolduktan sonra da atıklar kan ile birlikte dolaşmaya başlar. Böylece kan ağırlaşır, dolaşımı yavaşlar. Ağırlaşan kan bu atıkları damarlarda biriktirmeye ve zamanla damarları tıkamaya başlar. Daralmış ve tıkanmış damarlardaki kan, organları yeterli derecede besleyemeyecek kadar azalır. Beslenemeyen organlar beyne "Açız!" uyarısı gönderirler, beyin de bu çağrıya cevap olarak iştahı çoğaltır. Bu, insanı daha çok yemeye zorlar. Yedikçe kandaki fazlalıklar ve damarlardaki tıkanıklıklar çoğalır. Kan daha da koyulaşır, dolayısıyla organların açlık hissi daha çok artar. Bu kısır döngü devam ederken insanlarda konsantrasyon, hafıza, düşünme, anlama ve öğrenme kabiliyetleri azalmaya, hastalıklar bir bir kendini göstermeye başlar. "Fikir uyur, hikmet ölür, organlar durur, insanî sıfatlar yavaş yavaş kaybolur." Böylece, 'Yemek onlar için bir ceza olacaktır" hikmeti zuhur eder. Bazı insanlar fazla yemenin bedelini aşırı şişmanlıkla ve beraberinde getirdiği hastalıklarla öderler. Bazıları da vardır ki, ne kadar yerse yesin, hep zayıf kalırlar. Bunlar kendi durumlarının şişmanlardan daha iyi olduğunu zannederler. Çoğu zaman onların durumu şişmanlardan daha tehlikeli olabilir. Çünkü fazlalıklardan oluşan atıklar, ilaçlar, toksinler ve katkı maddeleri şişmanların vücudundaki yağlarda depolanarak, organların tahrip olmasını kısmen de olsa önlenebilir. Ancak zayıfların, kan vasıtasıyla bütün vücutlarını dolaşan toksinler, hem ateş, öksürük, terleme, nezle, kusma, ishal, sivilce, çıban gibi yollarla dışarı atılırken bu ağır işlemler organlarını yıpratır hem de eklemlerde, kaslarda ve organlarda depolanarak, buralarda ağrıya, enfeksiyona, kistlere ve genetik değişimlere (mutasyonlara) sebep olur. Bu tip insanlar genelde sık hastalanan, sıkıntılı ve asabî insanlardır. Araf suresi 31. Ayette: "Yiyin-için, fakat israf etmeyin, çünkü Allah israf edenleri sevmez", buyrulmuştur. Ancak Allah'tan korkmayı ve utanmayı unutan insanları artık bu ayet de etkilemiyor. Peygamberimiz (s.a.v.): "Sizin Allah'a en sevimli olanınız, yemesi en az ve bedenen en hafif olanınızdır." "buyurmuştur. Bu söz özellikle günümüz insanının sağlığı için büyük önem taşımaktadır. Vücudumuzdaki sistemler yalnız doğal yiyecekleri kaldırabilir ve doğal besinleri sindirmekte hemen hemen hiç problem yaşamaz. Fakat sindirim sistemimiz ve bağışıklık sistemimiz, genetiği değiştirilmiş, gen teknolojisi ve nanoteknolojiyle üretilmiş ürünlerin belli bir miktarından fazlasına dayanamaz. Bu ürünlerden kaçınmak neredeyse imkansız hale geldiğinden sağlıklı kalmak için az yemek daha büyük bir zorunluluktur.

Karışık Yemek

Peygamberimiz (s.a.v.) süt ile balığı, ekşiyi, yumurtayı ve eti asla birlikte yemezdi. Tabiatınıza uymayan veya birbirine uygun olmayıp, hazmı için ayrı enzimler gerektiren yemekler karıştığında hazmolamadan çürür. Mesela, karbonhidratlar ile proteinler, süt ürünleri ile balık, birkaç inekten sağılarak karıştırılmış süt, karışık et (örneğin, aynı cinsten iki hayvanın karıştırılmış eti, bir hayvanın eti ile bir diğerinin yağı, dana ile tavuk eti veya aklınıza gelebilecek herhangi bir et kombinasyonu), balık ile et, karışık yağlar (örneğin, koyun ile tavuk yağı, katı yağ ile sıvı yağ) birbirlerine zıttır. Çünkü bunların parçalanabilmesi için ihtiyaç duyulan enzimler birbirine zıttır. Bu zıtlık, enzimlerin üretilmesine engel olur ya da üretilmiş enzimlerin birbirini yok etmesini sağlar ve yenen yemek hazmolmadan çürümeye başlar. Bu, midede saatler süren bir işlemdir ve bağırsaklarda da devam eder. Yemekten sonra kanda lökosit sayısı bu sebeple yükselir. Çürüme veya mayalanma sonucu oluşan zehirli ve asitli kalıntılar sinir hücrelerini doğrudan etkileyerek bağırsakların hareketini yavaşlatır. Kalıntılar yavaşlamış bağırsaklarda toplanarak, onları genişletir, cepler oluşturur. Bu ceplerde dışkısal taşlar meydana gelir ve orada yıllarca kalır. Zamanla bağırsak ağırlaşır, hareketi daha da yavaşlar ve kabızlık meydana gelir. Bağırsakların duvarları kanalizasyon boruları misali zehirli, yağlı atıklarla kaplanır. Bu noktadan sonra vücudun intoksikasyonu (toksinlerle dolması) hızla artmaya başlar. Vücut direncini kaybeder, halsizleşir, bağırsaklarda devamlı gaz oluşur, uyku ve tembellik artar. Çürümüş veya mayalanmış yemek artıkları bağırsağı zehirleyerek kana karışır. Bu atıklar kandan bütün organlara ve hücrelere yayılarak onları da zehirler, hastalıklara yol açar. Damarları tıkayıp, organ ve eklemlerde toplanır. Bu tıkanmış damarlarda akan koyu, ağır kan organları beslemekte yetersiz kalır. Ve yukarıda belirttiğimiz gibi, organlar "Açız!" diye çığlık atmaya başlarlar.

Sık Yemek

    Hazmın tamamlanmasını beklemeden herhangi birşey yemek

Eski tabipler "Hastalık nedir?" sorusuna "Yediğini sindirmeden ikinci bir yemek yemektir", diye cevap vermişlerdir.

Hastalıkların temel nedenlerinden biri de bir yemeğin üstüne başka bir yemek yemektir. Sindirim sistemi belli kurallarla çalışır. Bu kurallara göre, 200-250 gr. miktarında bir yemek, midede 3-4 saatte hazmolur ki buna birinci hazım denir. Yemeğin cinsine, miktarına ve ağırlığına göre birinci hazım süreci 6-10 saate kadar uzayabilir. Hazım tamamlanmadan ufacık birşey dahi yense, midenin hazım seyrini bozar. Bu bir lokma, önceki yemekle karıştığında hazmolamayacağı için mayalanmaya ve çürümeye başlar. Önceki yemeği de bozup çürüterek midede yanma, ekşime, gaz ve şişkinliğe sebep olur.

Aslında, ilk hazımdan değil, üçüncü hazımdan sonra yani, besin maddesi kandan hücrelere geçtikten sonra ikinci bir yemek yenebilir. Yani günde iki defa yemek insan için yeterlidir. İçme konusunda da hüküm aynıdır.

Günümüzde insanlar, özellikle kadın ve çocuklar, hayatlarının büyük kısmını sürekli çiğneyerek geçiriyorlar. Yolda yürürken, sokakta konuşurken, sinemada otururken veya ders çalışırken sürekli bir şeyler atıştırarak, vücutlarını çöplüğe çeviriyorlar. Büyüklerimiz "Mümin günde 1 defa, insan 2 defa, hayvan 3 defa yer" demişlerdir. Peygamberimiz (s.a.v.) çoğu zaman aç ve susuz dururdu. Hatta üç gece arka arkaya karnını doyurduğu olmamıştır. "Geceleyin veya gündüzün ikişer defa yemek yemek illettir" ve 'Tokken yemek hem hastalık, hem de haramdır", buyurmuştur. O halde en önemli sağlık kuralı ve bütün hastalıklara deva olan yegâne ilaç iyice acıkmadan yememektir.

 

Birbirine Ters Yiyecekler Yemek

Et, yumurta, peynir gibi proteinli yiyecekler midede hazmı uzun süren besinlerdir. Tatlılar ve meyveler midede fazla kalmadan bağırsağa geçerek birinci hazmını burada tamamlar. Su ise midede vücut ısısına ulaştıktan sonra, doğrudan bağırsağa geçer. Demek ki, önce su, sonra birlikte yememek şartıyla meyve veya tatlı, sonra salata ve yemek yenmelidir, iki çeşit yemek yeniyorsa hafif ve sulu olanı ağır ve kuru olandan önce yemek tercih edilir. Önce yemek, sonra meyve veya tatlı yenirse, meyve veya tatlı hazmını tamamlamak için bağırsağa geçemez, midede mayalanır veya çürür ve gaz oluşturur. Kur'an-ı Kerim'de de bu tertibe riayet edilmiş, ".beğendikleri meyveleri ve arzu ettikleri kuş etlerini dolaştırırlar." (Vakıa: 20, 21) buyrularak et meyveden sonra takdim edilmiştir. Yine: "Ve size manna ve selva indirdik" (Bakara 57). Gördüğünüz gibi, burada da helva yani karbonhidrat (manna), bıldırcından yani proteinden (selva) önce gelir.

İbn-i Sina sabah ekmek yiyenlere, akşam et yemeyi tavsiye ederdi. Ekmek ve et arasındaki vakit dilimi bu kadar uzun olmalıdır. Ama mutlaka eti ekmek ile yemek isteyenler, ilk önce ekmeği et suyuna veya yemeğin sulu kısmına batırarak yemeli sonra eti ve sebzeyi yemelidir.

Yemekten sonra su içilirse, aynı şekilde su bağırsağa geçemez, midenin genişlemesine, mide asidinin sulanıp zayıflamasına, hazmın uzamasına, zorlaşmasına ve bozulmasına sebep olur. Yemek arasında su içmek de doğru değildir çünkü yemekte su içen, yemeği iyi çiğneyemez. Gerektiği kadar çiğnenmemiş yemek mideye, bağırsağa ve dalağa ağır zarar verir ("Az çiğneme" bölümüne bakınız).

Yemek yendikten 1,5-3 saat sonra su içmek daha uygundur. Zaten 1,5-3 saat sonra midenin hazım işlemi sona doğru yaklaşınca yani yemek ikinci hazma hazır hale gelince insanın su istemesi normaldir, su içmek için doğru olan zaman dilimi de budur. Araf suresi 31. Ayette: "...yiyin-için, fakat israf etmeyin ..."buyrulmuştur. Bu ayette de "için" emri "yiyin" emrinden sonra gelir. Ancak yemek kuru ise o zaman çiğnenip yutulan her lokmadan sonra bir yudum su içmekte zarar yoktur. İsteyenler yemekten sonra birkaç küçük yudum su içebilirler.

Bekletilmiş ve Isıtılmış Yiyecekler Yemek

Taze sebze ve meyveler güneşten aldıkları enerjiyle doludur. Çiğ olarak yendiğinde vücuda çok enerji verirler ve hazımları kolaydır. Pişirilince güneşten aldıkları enerjiyi ve diri sularını tamamen kaybederek aslına yani toprağa ve minerallere dönmeye başlarlar. Suyunu kaybeden sebzenin miktarı azalır, içindeki mineral madde oranı ise artar. Çiğ olarak bir kilo ıspanağı kimse yiyemezken, bir kilo ıspanaktan pişirilmiş yemek kolaylıkla tüketilebilir. Bu mineral maddeler vücutta ağır kalıntı oluşturur ve bu kalıntı kaslarda, organlarda, damarlarda toplanarak onları sertleştirir. Bu sebeple pişmiş sebze yemeği yerine çiğ sebzeyi tercih etmek, pişmiş sebze yemeğini ise az miktarda yemek daha doğrudur.

Yemeği, piştikten sonra biraz soğutarak hemen yemek gerekir. Yemek insanı değil, insan yemeği hürmetle beklemelidir. Mikroplar beklemiş yemeklerin yapısını değiştirir. Yemekler ısıtıldığında ise yeni kimyasal bağlantılar oluştuğu için faydadan çok zararı vardır. Isıtılan yemeğin özü ve tadı değişir, hazmı ağır olur, hatta imkansızlaşır. Yarattığı elektromanyetik radyasyon sebebiyle mikrodalga fırınların kullanılması da sakıncalıdır. ("Su" bölümüne bakınız.)

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) akşamdan kalan, ertesi gün ısıtılan yemeği asla yemezdi.

 

Katkılı Hazır Yiyecekler Yemek

Marketlerdeki bütün uzun ömürlü ürünler, sağlığı, bilhassa çocukların sağlığını, büyük ölçüde tehdit etmektedir. ("GMO" bölümüne bakınız.) Bu gıdalar metabolizmayı, bağışıklık sistemini ve genetiği ciddi şekilde etkiler. Hazmolunmadığı için damar tıkanıklıklarına neden olur. Vücuttaki vitamin üretme mekanizmasını, su yapısını, vücudun su oranı ve su terkibini bozarak, yaşlanmayı hızlandırır, hastalıklara sebep olur. Bu faktörleri gözönünde bulundurarak diyebiliriz ki, 10-12 yaş grubu çocukların büyük çoğunluğu artık, bu gıdaların beyin ve üreme organlarında oluşturduğu tahribatlar sonucu, şimdiden küçük birer ihtiyar gibiler.

Günümüzde, dünya gıda endüstrisinde, bir yıl içinde binlerce çeşit ve milyonlarca ton katkı maddesi kullanılıyor. Hazır gıdaları tüketmekte sakınca görmeyen bir insan her gün yaklaşık 2000 çeşit katkı maddesi tüketiyor: Tatlandırıcı, tat verici, kıvam koruyucu, kıvam artırıcı, renk koruyucu, beyazlatıcı, bozulmayı önleyici, nem tutucu, boya, aroma vs...

Yiyecek endüstrisi, kullanılan katkı maddelerini ambalaj üzerinde belirtmek zorundadır. Fakat katkı maddelerini belirtme zorunluluğu sadece üreticinin kendi kattığı maddelere mahsustur. Mesela bir fırın, ürettiği bir üründe su, maya, tuz, yağ, yumurta ve şeker kullandıysa bunları belirtmek zorundadır fakat un, su, maya, tuz, yağ, yumurta ve şekerdeki katkı maddelerini belirtmek zorunda değildir. Bununla birlikte katkı maddelerinin üretim metodunu da belirtmek zorunda değildir. Çiklet, şeker, sakız gibi tamamen katkı maddelerinden oluşan, 10 cm2'den küçük, ambalajlı ürünleri üretenler, katkı maddelerini belirtmek zorunda değildir. Zeytin, et, peynir, ekmek, baharat, kuruyemiş, taze meyve ve sebze gibi açık satılan yiyeceklerde, lokanta veya pastanelerdeki ürünlerde de katkı maddelerini belirtme mecburiyeti yoktur.

Basit bir sakızın içindekiler:

Sakız mayası (Sakızın ana maddesi): Ambalajda belirtilmeyen, sakız mayasının içindekiler şunlardır: Kauçuk, vaks, antioksidant, elastomer, reçine, venil polimer, parafin ve katkı maddeleri (hangi katkı maddeleri olduğu belirtilmemiştir).

Tatlandırıcılar (7 tane): Doğal olmadığı için, hepsi de hazmı bozar ve diyabete zemin hazırlar. Buna ek olarak aspartam gibi bazı tatlandırıcılar beyin faaliyetini bozar, baş ağrısı, baş dönmesi ve bayılmalara sebep olur. Dudaklarda, dilde ve ayaklarda şişme yapar. Aspartam, fenilalanin denilen bir amino asit içerir. Fenilalanin ve metabolikleri kan ve dokularda birikir. Çocukların gelişmekte olan üreme organlarında ve beyinlerinde hasara yol açar. Bu hasar, kısırlığa, zeka geriliğine ve çocukların zihinsel özürlü olmasına neden olur.

Doğala özdeş aromalar (3 tane): Gen teknolojisi ve nanoteknoloji yöntemleriyle üretilenler beden-ruh dengesini ve hormonal dengeyi etkiler. ("Nanoteknoloji" bölümüne bakınız.)

Nem tutucu (Gliserol): Büyük ihtimalle domuz ürünü ya da mezbaha atıklarından elde edilir. Genteknolojisi ve nanoteknoloji yöntemleriyle de üretilebilir.

Emülgatör (Lesitin): Büyük oranda domuz ürünüdür. Bitkisel olanlarda "soya lesitini" yazar (GM ürünü).

Parlatıcılar (2 tane): Onlardan biri, "şellak"tır ki genetiği değiştirilmiş bir tür "bit'ten elde edilir. Alerjilere ve beklenmeyen yan etkilere yol açabilir. Diğeri "karnauba mumu"dur. Brezilya hurması mumuna benzeyen sentetik bir mumdur. Aslında kağıtçılık, mobilyacılık gibi sanayilerde kullanılan bir parlatıcıdır.

Renklendirici ve nem tutucu (Titanyumdioksit, E 171): Nanoteknolojide kullanılan ana maddelerden biridir. Bir süredir mineral şeklinde değil, nanoparçacıklar halinde kullanılmaktadır. Ağız yoluyla vücuda giren ve dokularda depolanan bu nanoparçacıklar, organik bir maddeyi su ve karbondioksite kadar parçalama özelliğine sahiptir. Kuvvetli nem tutucu olduğu için, vücudun su terkibi üzerinde çok etkili olabilir.

Çok geniş bir kullanım alanı vardır: ilaçlar, vitaminler, şekerlemeler, sakızlar, un, şeker, tuz, karbonat, kabartma tozu ve küçük parçacıklar halindeki bütün gıdalara beyazlatıcı ve nem tutucu olarak katılır.

Gördüğünüz gibi 2,5 gr.'hk küçücük bir sakız en az 18 tane katkı maddesi içeriyor. En az diyoruz çünkü her bir katkı maddesinin 1-3 tane kendi koruyucu katkısı vardır.

Sakızın üzerinde "laksatif etki (ishal) yapabilir" ve "Sakızdır, yutmayınız" uyarıları yer alır. Çocukların bu uyarıyı anlaması beklenemez ve tabii ki küçük çocukların Kepsi sakızı yutar!

Katkı maddelerini savunanlar "Katkı maddelerinin içinde zararsız hatta faydalı olanlar vardır" diyorlar. Olabilir, ancak, bugün katkı maddeleri değişik malzemelerden, değişik teknoloji ve yöntemlerle elde edildiğinden, üretim metodlarının, kimyevî içeriğinin ve kaynaklarının, güvenli, tehlikeli veya şüpheli olup olmadığının belirlenmesi kesinlikle mümkün değildir. Örneğin, Karoten (E 160) Doğal A vitamini kaynağıdır ve doğal bitki pigmentlerinden elde edilir. Betanin (E 162) ise kırmızı pancardan elde edilebilir. 30 yıl önce bu şekilde doğal bitkilerden elde edildiği için ikisinin de adı, 30 yıl önceki gibi hâlâ "güvenilir" sınıfında yer alır. Ancak, bu süre zarfında yeni metodlar ve teknolojiler kullanılır olmuştur ve bu katkı maddeleri, büyük oranda, GM bitkilerden üretilmektedir. Hatta biyosentez veya nanoteknoloji yöntemleriyle de elde edilenler olabilir. Öyleyse bunlar artık "güvenilir" değildir, "tehlikeli" hale gelmiştir. Demek ki, ürün ambalajlı veya ambalajsız olsun, ambalaj üzerinde içindekiler belirtilsin veya belirtilmesin, üründe kullanılan gerçek katkı maddelerini ve bunların sıfatlarını tespit etmek mümkün değildir. Dolayısıyla, her üründe onlarca çeşit katkı maddesi kullanılır. Bazı katkı maddeleri tek başına zararlı olmasa da, karıştırıldığında zararlı olabilir veya birbirinin zararını yükseltebilir (sinerjizm etkileşimi), ya da vücuttaki her türlü madde ile, alınan ilaçlar ve besinlerle, depolarda birikenlerle, üretilen enzimlerle tehlikeli bileşimler oluşturabilir. Ancak en sık kullanılan katkı maddeleri tek başlarına da çok zararlıdır.

En Yaygın Kullanılan Katkı Maddeleri

Bisphenol-A: Gıda endüstirisi ürünlerine bozulmayı önleyici katkı maddesi olarak katılır. Ostrojen hormonu gibi etki yapan bisphenol-A içeren ürünler, yiyenlerin vücudunda ostrojen oranının artmasına yol açar. Bu durum ise trombosit üretiminin azalmasına,- hem kadınlarda hem de erkeklerde endometriozis oluşumuna sebep olur. ("Endometriozis" bölümüne bakınız.)

Nitrat-Nitrit: İşlenmiş et ürünlerinde en sık kullanılan katkı maddeleridir. Bu iki tür madde hem koruyucu olarak hem de renklendirici ve lezzet arttırıcı olarak kullanılır.

Sodyum nitrit (E-250): Türkiye'de, Nitrat-Nitrit'lerden en çok kullanılan tür budur. Tüm işlenmiş et ürünlerinde (sosis, salam, pastırma, sucuk) katkı maddesi olarak kullanılıyor. Et ürünleri ile alınan sodyum nitrit, vücutta, kanserojen maddeler olan nitrosaminler oluşturur. Nitrosaminler, dokuların hasarına, mutasyonlara ve kansere neden olur (kolon kanseri, karaciğer kanseri, pankreas kanseri, beyin kanseri, lösemi vb.) Sodyum nitrit-li ürünlerin tüketilmesi, baş dönmesine, başağrısına, nefes alma zorluğuna, kan üretimindeki bozukluklara da neden olabilir.

Sodyum Sülfit (E221): Gıda maddelerinde ve ilaçlarda renk ve kıvam koruyucu, bozulmayı önleyici ve beyazlatıcı olarak kullanılır. Türkiye'de, en geniş alanda ve en sık kullanılan sülfitleyicidir. Fermente içeceklerin ambalajında, bir çok restoranın salata barında, bira ve şarap gibi içeceklerde bulunur. Şekerlemeler, peynirler, çikletler, dondurmalar, portakallı içecekler, meşrubatlar, meyve suları, üzüm, kayısı, incir, dut gibi kurutulmuş meyveler, kek ve bisküvi gibi fırınlanmış ürünler, çaylar, çeşniler, hazır deniz ürünleri, reçeller, jöleler, konserveler ve suyu alınmış sebzeler, dondurulmuş patates, hazır çorbalar, salam, sosis, sucuk, kurutulmuş et ve balık ürünlerinde katkı maddesi olarak kullanılır. Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde bu konuda yapılan araştırmalarda, sodyum sülfitin besin ve ilaç yoluyla alınmasının, öğrenme ve hafıza bozukluklarına, beyin fonksiyonlarının bozulmasına neden olduğu ve bu bozuklukların, zamanla daha büyük boyutlara çıkmasının kaçınılmaz olduğu tespit edilmiştir. Sülfitler göğüste sıkışma, kurdeşen, karında kramp, ishal, kan basıncının düşmesi, başta yanma hissi, halsizlik ve nabız hızlanmasına neden olur. Ayrıca sülfitler, astımlılarda astım atağını tetikleyebilir.

Sodyum Nitrit (E-250) ve Sodyum sülfit'in zararları özellikle cenin, bebek ve çocuklar üzerinde etkili olmaktadır.

Karamel (E150): GM buğday ve GM mısırdan üretilir. Çeşitli konserve türleri, işlenmiş et ürünleri (sosis, sucuk, salam vb.), hamburger, kek, pasta, bisküvi, şekerleme çeşitleri, çikolatalı ürünler, hazır çorbalar, soslar, soya sosu, kolalı içecekler, bazı içkiler ve benzerlerinde renklendirici (kahverengi) ve tat verici olarak kullanılır. Kansere neden olabilir.

Titanyumdioksit (E 171): En tehlikeli katkı maddelerinden biri olan titanyumdioksit için "Sakızın içindekiler" konusuna bakınız.

E173 Alüminyum kaynaklı olan bu katkı maddesi, renklendirici (alüminyum rengi) ve nem tutucu olarak bazı haplarda ve şekerlemelerde kullanılır. Toksik veya allerjen olan her maddeye karşı (katkı maddeleri dahil) aşırı duyarlılığa neden olabilir. Dünyanın çoğu ülkesinde yasaklanmış olmasına rağmen Türkiye'de alüminyum kaynaklı katkı maddeleri sadece ilaç ve şekerlemelerde kullanılmamakta, sofra tuzuna bile katılarak, bebekler dahil, herkese yedirilmektedir.

Aspartam (Aspasvit, Aspamiks): GM bakteri metoduyla üretilir. Çikolata, sakız, ketçap, soslar, gazozlar, şekerlemeler, ilaçlar, diyet yiyecek ve içecekler ve benzerlerinde kullanılır. Aspartam, fenilalanin denilen sentetik amino asit içerir. Sentetik fenilalanin ve metabolikleri kan ve dokularda birikir. Çocukların gelişmekte olan beyinlerinde hasara yol açar. Beyin hasarı havaleye, otistik veya agresif davranışlara, zeka geriliğine ve çocukların zihinsel özürlü olmasına neden olur. Aspartam göz kapaklarında, dudaklarda, ellerde veya ayaklarda şişmeye neden olur. Beyin faaliyetini bozduğu, baş ağrısı, baş dönmesi ve bayılmalara sebeb olduğu için çoğu ülkelerde yasaklamıştır. Aspartamı yasaklayan veya kullanımına sınır koyan ülkelerdeki gelişme çağındaki çocuklarda zihinsel özürlülük oranı hızla azalmakta, Türkiye'de ise aynı hızla artmaktadır.

Monosodyum glutamat (MSG) (E621): Lezzet arttırıcıdır. Bir çok imalathane ve restoranda lezzet arttırıcı olarak kullanılır. Özellikle Çin, Japon ve Türk mutfağında kullanılır. MSG ile oluşan reaksiyonlar: Baş ağrısı, bulantı, ishal, terleme, göğüste sıkışma, boyun arkasında yanma ve astımlı hastalarda ağır astım ataklarını tetikleme. MSG ile oluşan reaksiyona "Çin Restoranı Sendromu" da denir.

Tatlandırıcılar, Maltodekstrin, Glikoz, Glikoz Şurubu, Fruktoz, Dekstroz Türkiye'de, Amerika kaynaklı GM mısırdan üretilmektedir. Bebek maması, bebe bisküvisi, her çeşit unlu ürün (ekmek, baklavalar, pastalar, bisküviler vb), cips, hazır çorbalar, her türlü içecek (kolalı içecekler, meyve suları, gazozlar vb.), işlenmiş et ürünleri, soslar ve akla gelen her tür hazır yiyeceğe eklenir ve ayrıca fast-food ve bal üretiminde kullanılır. Diyabete, hormona! sistemde ve bağışıklık sisteminde dengesizliğe sebep olabilir. ("GMO" ve "Diyabet" bölümüne bakınız.)

Formaldehit: Ürünlerin bozulmasını önleyicidir. Formaldehit kimya endüstrisinde en yaygın olarak üretilip kullanılan maddelerden biridir: Sıva, duvar kağıdı, tekstil, halıfleks, boya, yağlı boya, lastik, metal, mobilya, vücut bakım ürünleri, bulaşık deterjanları, çamaşır deterjanları, ev temizliğinde kullanılan deterjanların yapımında, et, balık, sucuk, yağlar, tahıllar, hayvan yemi ve tohumluklar gibi besin maddelerinde.

Aromalar ve emülgatörler gibi katkı maddelerinde bozulmayı önleyici olarak katılır. Ayrıca mantar hastalıklarında ve tıbbi laboratuvarlarda koruyucu sıvı ve sterilize edici madde olarak kullanılır.

Yaklaşık 40 yıldır bu kadar geniş bir alanda kullanan Formaldehit, kuvvetli mutajen ve allerjenler arasında yer alır ve ödem, kronik rinit, astmatik bronşit, bronşiyal astım, alerjik gastrit, kolit ve aşırı duyarlılığa neden olabilir. Aşın duyarlılık ise bir sonraki formaldehit etkileşiminde daha şiddetli bir reaksiyona yol açabilir.

Formaldehit, hidroklorik asit ile (mide özsuyu) reaksiyona girdiğinde kanserojen bir madde oluşturur. Burun kanseri, akciğer kanseri, beyin kanseri ve lösemiye yol açabilir.

İnsanlar, inşaat malzemelerinden, kozmetiklerden ve ev eşyalarından yayılan, gıdada, sigara ve egzost dumanında bulunan formaldehitten etkilenebilirler. En önemli formaldehit kaynaklan, sıkıştırılmış tahtadan yapılan yer döşemeleri, dolaplar, duvar kaplamaları, mobilyalar, oda spreyleri, kumaş dokumalar, ev temizliğinde kullanılan çeşitli sıvılar, döşeme cilalan, duvar kağıtları, halılar ve boyalardır. Evin ısı ve nemi ne kadar yüksek, ev eşyaları ne kadar yeni ise, havaya formaldehit yayılışı o kadar fazladır.

Katkı maddelerinin gıdalarda kullanılması yıkıcı hastalıkların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bunların bazıları şunlardır: Hazım sisteminde bozukluklar, kronik toksik hepatit, böbrek ve böbrek üstü bezi hastalıkları, üreme organlarında bozukluklar, kısırlık, endometriozis, kist, kanser, diyabet, tiroid rahatsızlıkları, havale, hiperaktivite, davranış bozukluğu, otizm, baş dönmesi, baş ağrısı, depresyon, alzheimer, parkinson, MS gibi sinirsel ve ruhsal hastalıklar, düşük tansiyon, yüksek tansiyon, titreme, alerjik kaşıntılar, egzama, astım ve aşırı duyarlılık...

Dünyanın çeşitli ülkelerinde katkı maddeleri üzerine yapılan araştırmaların sonuçlan dehşet vericidir. Ancak bu ürpertici gerçeklere rağmen, üretici firmaların ve parayı elinde tutanların karşısında, sesini yükseltecek, yorum yapacak veya bir kampanya başlatacak herhangi bir kamuoyu oluşabilmiş değildir ("GMO" bölümüne bakınız.)

Kimyasal İlaçlar

Amerika'da her yıl 250.000 kişi tıbbi hatalar yüzünden ölüyor. Bunlardan 127.000 bini hastanede yatarken, yanlış ilaç verildiğinden veya ilaçların yan tesirleri yüzünden ölüyor. Aynı sebepten hastane dışında ölenlere ait istatistik yoktur, ancak hastane dışında ölenlerin sayısı mutlaka daha yüksektir. İlaçların yan tesirleri yüzünden hastalananlarla ilgili ise hiçbir istatistik yoktur. Tecrübeler gösteriyor ki, hemen hemen bütün hastalıkların temelinde kimyasal ilaçların büyük payı vardır.

Alınan birçok kimyasal ilacın öncelikle bağışıklık sistemini ve kan dolaşımı-üretimi sistemini direkt olarak tahrip edici etkileri bulunmaktadır. Bazı ilaçlar kullanıldıkları dönemde, bazıları kullanımından haftalar, aylar, hatta yıllar sonra, bazıları ise doza bağımlı olarak etki gösterir. Bağışıklık sistemini ve kemik iliğini baskılar, kan üretimine engel olur, kan hücrelerinin, lökosit, trombosit ve alyuvarların bozulmasına ve parçalanmasına, hormon dengesizliğine, karaciğer toksisitesine, böbreklerde kanama ve iltihaplanmaya, kısırlığa ve başka birçok bozukluğa neden olabilir.

Örneğin, bazı ilaçlar bazı durumlarda kan hücrelerinin üzerinde yıkıcı etkide bulunurlar. Hücre duvarlarını eriterek yıkımı başlatırlar. Bu hücreler, çok hassas oldukları için bu kimyasal yıkıma direnemezler. Daha ağır vakalarda ise, kemik iliği baskılandığı için, kan üretimi bozulur, lösemi ve anemiler ortaya çıkar.

Tıp literatürüne bakıldığında şu sonuçlara ulaşılır:

Bazıilaçlar kemik iliği hücrelerinde DNA ve RNA sentezini engelleyerek kan üretiminin azalmasına veya anormal hücre üretimine, bunun sonucunda lösemi ve anemilere sebep olurlar (kloramfenikol, oksasilin, isoniasid, sefalotin, fenindion, fenitoin, fenilbutazon gibi).

Bazı ilaçlar bağışıklık sistemini baskılarlar (Aminopirin, sulfonamidler, propiltiourasil, methimasol gibi)

Alyuvarların parçalanmasına (Hemoliz) sebep olan kırktan fazla ilaç vardır. Aspirin, sulfonamidler, sulfonlar, nitrofuranlar, kinin, klorokin, primakin, fenilhidrazin, probenesid, dimerkaprol, kloramfenikol gibi. Bu da bazen geçici, bazen de ömür boyu kalıcı anemi oluşturabilmektedir.

Bazı ilaçlar (fenacetin, sulfonamidler gibi) ve pek çok gıdada bulunan kimyasallar (anilin boyalar, nitrit ve nitratlar gibi); hemoglobini etkileyerek dokuların oksijenlenmesini ve beslenmesini engeller. İlaçlar, kemik iliği dejenerasyonuna ve bunun sonucunda kemik iliği yetmezliğine ve ağır anemilere neden olabilmektedirler. Trombosit ve trombosit üretimi bozukluğunda pek çok tıbbî ilaç sorumlu tutulmaktadır. Aspirin, kolşisin, antiromatizmal ilaçlar (ibuprofen, indometazin, fenilbutazon gibi), psikiyatri ilaçlan, kalp ilaçları (klofibrat, dipridamol, papaverin, propranolol gibi), anestezikler, antibiyotikler (ampisilin, karbenisilin, gentamisin, penicilin gibi)bazı öksürük şurupları (gliserol, gayokolat gibi), bazı alerji ilaçlan bu gruptadır, ilaçlar tarafından meydana getirilen immünolojik trombositopeni valproik asid, furosemid, sulfonamidler gibi bir çok ilacın kullanımı sırasında açığa çıkmaktadır.

İlaçların sebep olduğu damar romatizması (vaskülit, damar kireçlenmesi) denilen durumda cilt yüzeyinde ince kanamalar, morarmalar, kangren oluşumuna kadar değişen bulgular görülebilir. (Aspirin, allopurinol, klorotiazid, klorpropamid, digoksin, furosemid, indometazin, iyot, izoniasid, metildopa, piperazin, kinidin, kinin, rezerpin, sulfonamidler, tolbutamid, warfarin gibi).

ilaçların zararlı etkileri başlı başına ciltlerce kitap konusudur. Aşağıda en sık kullanılan ilaçlardan bazıları örnek olarak verilmiştir.

1. Sultamisilin (antibiyotik): Yan etkileri, alerji (anaflaktik şok dahil), ishal, kanlı ishal, bağırsaklarda yaralar, sersemlik, halsizlik, havale, dilde kıllanma, kan üretimi bozukluğu, karaciğer zehirlenmesi, cilt hastalıkları ve nefrittir. Bu antibiyotik ufacık bebeklere bile verilmektedir.

2. Depresyon tedavisinde en çok kullanılan ilaçlar:
a.
Fluoksetin: Yan etkileri yorgunluk, titreme, terleme, baş dönmesi, iştahsızlık, bulantı, kusma, ağız tadında değişiklik, baş ağrısı, sinirlilik, uykusuzluk, sersemlik, huzursuzluk, yorgunluk, iktidarsızlık, ağız kuruluğu, kabızlık, cilt döküntüleri, kaşıntı, viral enfeksiyon, bacak ağrısı, görme bozukluğu, ateş, üst solunum yolu enfeksiyonu, anjin, sık idrara çıkmadır.
b.
Seroxat: Depresyon ilaçlarında kullanılan paraksodin maddesinin yan etkileri üzerine Norveçli bilim adamları tarafından bir araştırma yapılmıştır. Depresyon tedavisi gören 1500'den fazla hasta üzerinde yapılan araştırmada, 'Seroxat' kullanan 7 hastanın intihara teşebbüs ettiği ortaya çıkmıştır. Bazı sağlık örgütlerinin de 'Seroxat'ın intihar eğilimini artırdığını ortaya koyan araştırmaları bulunuyor. Ruh Sağlığı Örgütü MIND, yaptığı araştırmaya göre, 'Seroxat' kullanan hastaların yüzde 50'sinin kendisine zarar verme ve intihar eğiliminin arttığını bildirdi. Örgüt ilacın satışının durdurulmasını istedi.
  1. Aspirin: Sindirim sistemi kanamaları, ülser, kulak çınlaması, baş dönmesi (vertigo), geçici işitme kaybı, kanama zamanının uzaması, kan üretimi yetersizliği, demir düşüklüğü, aşırı duyarlılık reaksiyonları olarak kaşıntı, deri döküntüleri, dil ve dudaklarda şişme, astım ve anafilaksi şoku ("Alerji" bölümüne bakınız.) görülebilir.
    1. Halotan: Genel anestezi için sık kullanan ve orta zararlı olan analjeziklerden biridir. Vücuda giren halotanın % 60-80'i 24 saat içinde solunum yolu ile atılır. Fakat bu zaman zarfında bile akciğer dokuları ciddi bir tahribata uğrar. Geri kalan kısmı metabolizmaya katılıp idrarla dışarı atılırken, böbreklerin hasarına neden olabilir. Halotan alan hastaların yaklaşık % 20'sinde karaciğer enzimlerinde yükselme ve bazen karaciğerde masif nekroz gelişebilir. Genel anestezi alan her hastanın beyni farklı derecelerde hasara uğrar. Bazen bebeklere ve küçük çocuklara, röntgen gibi basit tıbbi müdahalelerde bulunmadan önce belirli bir pozisyonda, hareketsiz tutmak için bile genel anestezi önerilmektedir.
  2.    2.    Synpitan (Sentetik oksitosin): Halk arasında suni sana olarak bilinir. Sentetik oksitosinin yapısı antidiüretik hormon ile benzerlik gösterir. Bu nedenle oksitosin hem anne hem de bebeğin vücudunda su tutulmasına neden olur. Şiddetli su tutulması bilinç bulanıklığına, istemsiz kasılmalara, nöbetlere, kalp yetmezliğine, komaya ve hatta ölüme neden olabilir. Bebeğin beyin dokularında toplanması ve beyinde ödem oluşturması oksitosinin özelliğidir. Suni sancı ile doğan bebeğin beyni farklı derecelerde hasara uğrar. Bu hasar bebekte huzursuzluğa, ateşe, havaleye ve hiperaktiviteye sebep olabilir.

En büyük hasan ise suni sancı verildikten sonra sezaryene alınan kadınlar ve bebeklerinin beyinleri görür. Bu durumda sentetik oksitosin ve genel anestezi için kullanılan analjezik birbirinin zararını arttırır. Bunların etkisi ile oluşan bebeğin beyin hasan hiperaktivite, otizm, epilepsi gibi nörolojik veya şizofreni gibi ruh hastalıklarına neden olur. Anneler zamanla hafıza kaybına ve ruh hastalıklarına maruz kalırlar. Bu sebepten psikolog ve psikiyatristlerin ofislerinde büyük çoğunlukla sezaryenli kadın ve çocuklara rastlanır. Çünkü, resmi açıklamaya göre, Türkiye'de her iki doğumdan biri sezaryenle gerçekleşir. Ancak gerçekte bu oranın daha da yüksek olduğunu herkes bilir. Ve hemen hemen her doğumda suni sancı kullanılmaktadır.

Tıbbi ilaçlan kullanmadaki amaç hastalıkları yok etmektir. Ancak tıp tarihi bize acımasızca göstermektedir ki, vücuda kimyasal maddeleri sokmak ve vücudun, dolaşım sistemi, solunum sistemi gibi sistemlerinin işlevine bilinçsizce müdahale etmek akıllıca bir iş değildir. Organlarda, sistemlerde ve hücrelerde, her saniye meydana gelen, aklın alamayacağı kadar karmaşık, muhteşem ve sonsuz işlemi kontrol etmeye hiçbir insanın aklı ve gücü yetmez, yetmeyecektir.

Az Çiğnemek

Karbonhidratlar, organik asitler, aromatik maddeler ve tuzların hazmı ağızda, bol enzim içeren tükürükle başlar,- çiğneme esnasında enzimlerle karışır ve bir kısmı ağızdaki kılcal damarlara süzülür. Ağır karbonhidratların hazmı ağızda başlayarak midede aynı enzimlerle devam eder. Ağızda yemeğin kimyasal yapısı hakkında araştırma yapılır ve alman bilgi beyne gönderilir. Beyin bu bilgiyi analiz eder ve yemeğin hazmını programlar. Bu durumda çiğneme işlemi büyük önem taşımaktadır. Yemek ne kadar iyi çiğnenirse, beyin o yemeğin tahlilini o kadar iyi yapar ve sindirim sistemini o derece iyi hazırlar. Çiğnenmiş yemeğin tadı ve kokusu ağızda dağılmalı ve kaymağa benzer bir nesne (kimus) haline gelmelidir. Bu da 15-40 çiğneme hareketi ile elde edilir.

Ağızda çok miktarda akupunktur noktası bulunur (her bir dişin dibinde 2'şer tane). Çiğneme ile ayrılan yiyecek ve içeceklerin enerjisi bu akupunktur noktalan vasıtasıyla vücudun genel enerji dolaşımına karışır. Bu yüzden içme küçük yudumlarla, yemek de küçük lokmalarla olmalıdır. Süt, et suyu, meyve-sebze suyu veya su küçük yudumlarla alınır, ağızda ılıtılır, tükürükle iyice karıştıktan sonra yutulur. Eğer gıdalar yeterince çiğnenmezse, sindirim başından itibaren bozulacaktır.

Hızlı yiyen daha çok yemeye mecbur kalır, çünkü vücut besinlerdeki enerjiyi ağızdaki akupunktur noktalan vasıtasıyla kullanamaz, sadece kimyasal bağlantıları çözme işlemi sonucunda oluşan enerjiyi kullanır. İyi çiğnenmemiş yemek parça veya kütle halinde mideye gelir. Mide bu kütle ve parçalan hazmedemez, sadece çürütür. Taze ekmek, bilhassa taze beyaz ekmek parçaları (özellikle kan grubu "0" olanlar için) ve et parçalan (özellikle kan grubu "A" olanlar için) en zararlısıdır. Midede çürümeye başlayan kütleler ve parçalar bağırsağa iner ve orada çürümeye devam eder. Bağırsaklarda çürüyen kütle ve parçalar kandaki lökositleri (akyuvarlar)çoğaltır. Bağışıklık sistemi de bu duruma karşı koruma programı geliştirir ve böylece her yemek bağışıklık sistemini sarsa sarsa vücudu felakete götürür. Ancak taze meyve sebze lifleri, çekirdekleri, kabuklan böyle bir felaket oluşturmaz. Bunların tüketimi bağırsakta yaşayan yararlı mikropları çoğaltır ve onları vücudun menfaatine kullanır. Bunun için meyve ve sebzeler kabuklarıyla ve birkaç çekirdeği ile yenmelidir. Bir başka tavsiyemiz de her gün 1-3 diş sarımsak yutulmasıdır.

İyi çiğnemenin yararları:

  • Yemeği iyi çiğneyen insan, az çiğneyene göre, daha az yer-içer. Çünkü yemeğin enerjisini eksiksiz kullanmış olur.
  • Karışık yemeğin zararı azalır.
  • Yemeğin hazım süreci kısalır.
  • Mide, pankreas, bağırsaklar ve karaciğerin işi kolaylaşır.
  • Çok daha az enzim (insülin dahil) harcanır.
  • Mide, bağırsak, karaciğer, pankreas, bağışıklık sistemi hastalıklarından diyabet, tümör,
    kanser, alerji, sinir ve ruh hastalıklarından, diş çürümesinden korunmuş olunur.
  • Mevcut olan hastalıklar hafifler.
  • Şişmanlıktan emin olunur v.s.

Uyuşturucu, sigara ve alkole bağımlılık ve diğer psikolojik, ruhsal ve sinirsel hastalıkların temelinde az çiğnemenin önemli yeri olduğu konusunda büyük alimler arasında görüş birliği vardır. İyi çiğnenmemiş yemek karaciğer, dalak ve kalbe ağır yük yükler. Bu organların durumu ise ruhsal dengeyi doğrudan etkiler. Büyüklerimiz, "Lokmayı küçük al ve iyi çiğne. Aksi halde deli olursun" derlerdi.

Hazımsızlık, yüksek kan şekeri, mide, bağırsak, karaciğer, dalak ve tüm sağlık problemlerinden kurtulmak için bazen sadece yemek yeme ve çiğneme alışkanlıklarını düzeltmek yeterli olabilmektedir.

Bu satırları okuyanlar, çocuklara yemeği yanlış yedirme ile onları ne kadar büyük tehlikeye sürüklediklerini düşünmelidir. 1,5 yaşma kadar yiyecekleri çiğnemeye alışmayan ve onları sindirecek enzimlere sahip olmayan, cahil anne-babalara karşı savunmasız kalan biçare çocuklar! Onlara zorla yemek yedirmek isteyenler, hiç olmazsa, çiğneyip vermelidir.

Nefes Alıp Vermenin Bozulması

İnsanın bu dünyada aldığı ilk nefes hayatının başlangıcı, son nefes ise sonudur. Bu iki nefes arasında akan ömrümüz boyunca aldığımız her nefesin önemi büyüktür. Nefes, neşe-hüzün, mutluluk-mutsuzluk, kızgınlık-sakinlik, korku-cesaret gibi duygular üzerinde terbiye etkisi yapar. Vücut, doğal nefesle doğal duyguları, doğal düşünceleri, doğal kuvvetleri ve aynı zamanda organların sağlığını muhafaza eder. Çünkü nefes, bedenin hücreleri ile oksijen, su ve gıda gibi vücuda alınan maddeler arasında uyum oluşturur. İşte bu faktörlerin tamamını gözönünde bulundurarak diyebiliriz ki nefes, sağlığı ve düşünceyi besleyen bir kuvvettir.

Bir bebeğin nasıl nefes alıp verdiğine dikkat edilirse nefes alırken (Haa-ay) karnının şiştiği, verirken (Huuu) içeri çekildiği görülür. Bu solunum doğal solunum olarak adlandırılır. Ağlayan çocuk, nefes vererek ses çıkarır, sağlıklı çocuklar nefes vererek konuşur. Doğal olan, bu şekilde nefes alma ve konuşma tarzıdır ve hayat boyu böyle olması gerekir. Nefesi doğal bir şekilde alıp-veren insanın akciğerinin tüm segmentleri nefes faaliyetine iştirak eder ve bu durum diyaframı kuvvetli bir şekilde hareketlendirir. Diyaframın hareketleriyle göğüs ve karın organlarına masaj yapılır, kan dolaşımı kolaylaşır, organlar kuvvetli, temiz ve sağlıklı kalır. Diyafram, öneminin büyüklüğünden dolayı "ikinci kalp" olarak da isimlendirilmiştir.

İnsan çok, sık ve karışık yemeye, sigara içmeye, sandalyede oturmaya ve yaşlanmaya başlayınca, diyafram katılaşır ve nefes alıp-verme düzeni bozulur. Doğal olmayan, iyi çiğnenmeyen ve karışık yemekten oluşan gaz sebebiyle karın şişer, diyafram kaburga kemiklerinin altında veya midenin ucunda hareketsiz kalır. Katılaşmış bir diyafram doğru bir şekilde soluk almayı ve bedenin yeterli miktarda oksijen almasını engeller ve insanın kendini sürekli olarak yorgun ve bitkin hissetmesine sebep olur. Bu durumda saatlerce sandalyede oturmak ya da dar elbise giymek göğüs ve karın bölgesi organlarında kan dolaşımını daha da zorlaştırır, gazın çıkmasını engeller ve gaz kana karışır. Kan, pis kokulu, zehirleyici bir nitelikle organlara yönelir ve yeni hastalıkları körüklemeye başlar.

Endüstriyel atıklar, sigara ve alkollü içecekler de nefes düzenini bozar,-onun doğal yönünü değiştirir, hatta mekanizma ters şekil alır: Nefes alırken karın içeri çekilir, verirken karın şişer. Bu sebeple akciğerin alt bölümleri mekanizmaya iştirak edemez hale gelir. Bu durumda göğüs kaslarının göğüs kafesini genişletmek için harcadığı enerji, nefes alma yoluyla kazanılan enerjiden daha fazla olur. Normal olan nefes alma yoluyla havadan alınan enerjinin göğüs kafesini genişletmek için harcanan enerjiden daha fazla olmasıdır. Böylece vücut negatif enerji biriktirir ve enerji dengesizliğine yol açılır. Bu işlev konuşma esnasında da bozulur, insan nefes verdiğinde olduğu gibi, aldığında da konuşur hale gelir (degradasyon işaretidir). Bu durumda nefes, konuşma ve organlar arasındaki işbirliği düzeni bozulmuş olur.

Her bir organ sadece ona ait olan titreşimde çalışır. Dinimiz bunu "her organın kendine ait bir zikri vardır" şeklinde anlatır. Ters nefes, organların zikrinin bozulmasına yol açar. Zikri bozulan veya zikirden vazgeçen organ ise hastalanır.

Nefes alıp vermeyi düzeltmenin en kısa ve kolay yolu 3 günlük açlıklar yapmak ve Kur'an-ı Kerim'i nefes kontrolü ile sesli ve tecvitli okumaktır. Kur'an'da nefes alma, verme ve duraklama yerleri belirtilmiştir. Bir nefeste 30-60 saniye kadar yüksek sesle Kur'an okuyarak 1-2 ay içinde nefes alıp verme düzeni yeniden kurulabilir. Koşma, kürek çekme ve yüzme de nefesi düzeltmenin diğer yollarıdır. Tok karna kıraatle Kur'an-ı Kerim okumak veya nefes kontrolü ile yapılan hareket (koşma, kürek çekme v.s.) kalbe ve akciğere zarar verir. Bu sebepten hafız ve imamlar arasında kalp hastalıkları sık görülür. O yüzden bu işlemin yemekten en az 1,5-2 saat sonra yapılması daha uygundur.

Akciğerlerdeki hava yollarının daralmasına bağlı olarak insanların nefes almalarını zorlaştıran Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı, en tehlikeli akciğer hastalıkları arasında yer alır. Hastalığın oluşumunda en önemli neden sigara olarak kabul edilir. İçilen her bir sigara başlı başına bir sanayidir. Bu sanayi aynı anda 4 bin çeşit kimyasal birden üretir. Bu kimyasallar arasında mutajenler, toksinler ve yaklaşık 60 çeşit kanserojen ve benzeri maddeler bulunur. Bunların yaklaşık %20'si doğrudan içenin akciğerlerine ve kanına, %80'i çevreye ve çevresindeki insanlara zarar verir.

Zararlı Duygu ve Düşünceler

Nefret, bencillik, kızgınlık, hased, su-i zan, korku, ümitsizlik, aşırı merak, şüphe, endişe gibi negatif duygular vücutta fazla miktarda hormon üretir. Bu hormonlar kana karışarak zararlı maddeler oluşmasına neden olur. Bu maddeler beyindeki su havuzlarını bulandırır, hormon üretim dengesini bozar, psikolojik hastalıklara, karaciğer, kalp ve dalak hastalıklarına sebep olur. Bu zararlı düşünce ve fikirlerden ne kadar çabuk kurtulursak bizim için o kadar iyidir. Güzel ahlâk, güleryüz, iyi niyet, hüsn-ü zan ve Allahü Teala'ya tevekkül, insan sağlığı için fevkalâde yararlıdır.

 

Yanlış Oturma Şekli

Çağdaş insanın zararlı bir alışkanlığı vardır, bu da sandalyede oturma alışkanlığıdır. Sandalyede otururken aldığımız pozisyon karın ile bacaklardaki kan ve enerji dolaşımımı zorlaştırır, bağırsakların çalışmasını yavaşlatır, kabızlığa, prostat ve yumurtalık hastalıklarına, basura, varise, eklem ve omurga hastalıklarına davetiye çıkarır.

Sandalye ve koltukta oturanlar, gün boyu sadece oturup kalkarken hareket ederler. Buna karşılık yerde oturmak, kaslar, eklemler ve tüm organlar için mükemmel bir antrenman sağladığından, yerde oturanlar, yukarıda anlatılan hastalıklardan emin olurlar. Dikkat ederseniz, çocuklar hep yerde otururlar, ta ki anne-babaları sandalyeye alıştırıncaya kadar.

Bağdaş kurup oturmak, dizler üzerine, bir bacak üzerine ikincisini bükerek ya da bacaklar arasında yerde oturmak veya çömelerek oturmak kan dolaşımı ve enerji dolaşımını kolaylaştırır.

Büyük ve küçük abdest için alaturka tuvaleti tercih etmek ve çömelerek oturmak gerekir. Klozet üzerinde oturarak ihtiyacı gidermek tabiata aykırı ve sağlığa zararlıdır, Dolayısıyla, bu şekilde oturduğunuz vakit vücudunuzun aldığı şekil, dışkının kalın bağırsaktaki hareketine engel oluşturur, kalın bağırsağın hareketi yavaşlar, düz bağırsak, dışkının oluşturduğu baskıyla genişler ve kabızlık meydana gelir.

Büyük, küçük abdesti ve gazı fazla tutmak zararlıdır. Bu durumda, idrar, dışkı ve gazlardaki zararlı maddeler kana karışır, organları zehirleyerek yaşlanmayı hızlandırır.

Tarımda Kullanılan ilaçlar Hormonlar, suni gübreler, herbisitler, pestisitler, katkı maddeleri Bu ilaçlar organlarda toplanarak büyük tahribat yapar ve kişiyi hayatı boyunca etkiler. Daha çok karaciğere, üreme organlarına ve beyne zarar verirler. Örneğin D.D.T, Atrazin, Chlordan benzeri maddeler uzun zaman önce yasaklanmış oldukları ve artık kullanılmadıkları halde bazı besin maddelerinde ve insan vücudunda rastlanmaktadır. Yaşı 30-40'ın üzerinde olan insanlarda, hâlâ bunların sebep olduğu hastalıklar görülmektedir. Vücutta toplanan bu maddeler ömür boyu vücut tarafından çıkarılıp atılamaz, hiçbir şekilde etkisini kaybetmeyerek, anneden bebeğe eş ve süt vasıtasıyla geçerek zararını çocuğun üzerinde de sürdürür. Tarım ilaçlarını kullanırken miktarını kontrol etmek çok zordur. Kontrol dışı kullanılan bu maddeler toprağa, yeraltı sularına karışır ve yabani bitki, sebze, meyve, baklagiller ve tahıllara, bitkiler vasıtasıyla da hayvanlara geçer. Sonunda meyve, sebze ve et ile soframıza gelir, vücudumuzdaki hücrelere kimyasal savaş açar. Ekinlerde kullanılan herbisit ve pestisitler bitkilerin hastalıklarına sebep olan virüs, mikrop ve parazitlerle beraber, ayrım yapmadan, faydalı mikropları, solucan, sinek ve böcekleri de öldürürerek ekolojik dengeyi altüst eder. Toprağın verimini düşürür, insan sağlığını olumsuz etkiler, beden-ruh dengesini bozar. Bilim adamları, yaptıkları araştırmalarda, ana beyin hücrelerinin yıkımı sonucu oluşan parkinson ve alzheimer gibi sinir sistemi rahatsızlıkları ile böcek ilaçlan arasında bağlantı olduğuna dair verilere ulaştıklarını belirtmektedir.

Deterjanlar, Kimyasal Maddeler, Kozmetikler ve Vücut Bakım Ürünleri

Bizim hayatımızda mikropların büyük rolü vardır. Mikroplar havayı, suyu temizler,zenginleştirir ve toprağın verimliliğini sağlar. Mikroplar dünya yüzeyini ölü insan, hayvan ve bitkileri çürüterek temizler. İnsanların ve hayvanların derilerini-kıllarını ve bitkileri temizler- tüm canlıları çeşitli hastalıklardan korur, dünyadaki yaşam sürecini dengeler. Her bir çeşit mikrobun vazifesi o kadar net, o kadar ince ve farklıdır ki, insanlar bunları asla beceremez. Mikroplar o kadar önemli varlıklardır ki, diyelim onların tamamı aniden kaybolsa, dünyadaki hayat sadece 15-20 dakika, bazı alimlere göre bir saat kadar sürebilir. Biyologlar "Melek dediğimiz varlıklar belki de şu mikroplardır" demektedir. Bugün 3 yönden acımasızca mikroplara hücum edilmektedir.

  1. Antibiyotik, sülfanilamid gibi antimikrobiyal maddeler, sterilizasyon işlemleri, deterjanlar ve tarım ilaçlan doğrudan mikropları öldürür veya çoğalmasını durdurur.
  2. Yağların hidrojenize edilmesi, besinlere katılan koruyucu katkı maddeleri ve aromalar besinlerin yapısını bozarak mikropların yiyemeyeceği hale getirir ve böylece beslenmelerini ve çoğalmasını engellerler.
  3. Mikroplara karşı açılan en tehlikeli ve kapsamlı savaş nanoteknoloji ve gen teknolojisi ürünü maddeler ile yapılandır. Bu şekilde mikroplar hem besinden mahrum edilerek, hem de doğrudan öldürülerek yokedilir.

Ancak insanlar tarafından mikroplara karşı açılan benzersiz deterjan savaşı mikroplardan çok insanlara zarar vermiştir. Çünkü deterjanlar organik kalıntı ve mikroplan nasıl eritip yok ediyorsa, akciğer ve beyindeki hücreleri de aynı düzeyde, üstelik doğrudan etkilemektedir. Deterjanlar solunum yoluyla beyin damarlarını, akciğerlerdeki bronşları ve alveolleri eriterek, yıpratır, şişirir ve kana karışır. Tuz ruhu, çamaşır suyu gibi klorlu deterjanlar,- bulaşık deterjanları, yağ çözücüler, lavabo açıcılar ve kireç çözücüler gibi mutfak-tuvalet-banyo temizlik melzemeleri; çamaşır deterjanları, leke gidericiler, beyazlatıcılar, yumuşatıcılar ve benzerleri kan dolaşımı bozuklukları, damar deformasyonları, MS, alzheimer gibi ağır beyin hastalıklarına, akciğer, karaciğer, böbrek hastalıklarına ve ayrıca kısırlığa yol açarlar. Bu deterjanlara alternatif olarak sunulan, gen teknolojisi yöntemiyle üretilen, tamamen "doğal" ve "sağlıklı" olduğu iddia edilen, hatta bitkilere döküldüğünde onları coşturan bitkisel kökenli deterjanlar kimyasal deterjanlardan daha tehlikelidir. Bunlar mutasyonlara ve kansere sebep olabilir.

Bu temizlik maddelerini kullanan insanlar genellikle cansız, halsiz, uyuşuk, hafızası zayıflamış, şuuru bulanık, düşüncesi bozuk, mutsuz, rengi toprak rengi veya kanı çekilmiş gibi, saçları kırık ve seyrek, tırnakları gri veya mordur. Böyle olması doğaldır. Yaradanın, kurduğu düzende görevlendirdiği, yalnızca vazifesini yerine getirmekte olan varlıkları, yani mikropları, vazifeleri başında öldürmenin karşılığı budur.

Deterjanlar, sadece çamaşır makinalarında, minimal miktarda kullanılabilir. Makinaya deterjan koyarken burun bir bezle kapatılıp muhafaza edilmeli, yıkama bittikten sonra ek durulama yapılmalıdır. Elle yıkamada ve ev temizliğinde sadece parfümsüz, boyasız, doğal bir sabun ve tel, çamur, kum gibi mekanik temizleyiciler kullanılabilir. Vücut ve elleri yıkarken her defasında sabunlamak şart değildir. Cildimizin üzerinde yaşayan ve cildin sağlığını korumakla görevli mikroplar, bu işi bizden daha iyi yaparlar. Biz olur olmaz sabun kullanarak, bu mikropların görevini aksatmış oluruz.

Aslında, su ve topraktan daha iyi temizleyici yoktur. Çünkü bizi ve ortamımızı kirleten herhangi bir madde veya mikroplar değil, negatif enerjidir. Negatif enerjiyi kıranlar da deterjanlar değil, temiz su ve topraktır.

Yeryüzündeki bütün canlılar yani insanlar, hayvanlar ve bitkiler havaya, suya ve toprağa atık bırakır. Ekolojik sistem bu atıkları dönüştürmek ve faydalı hale getirmek için mükemmel bir şekilde yaratılmıştır. Ekolojik dengenin bozulmadığı bölgelerde rahatsızlık veren herhangi bir atık görmek mümkün değildir.

Normal olarak ölü insan veya hayvan cesedine ilk önce böcekler ve sinekler gelir. Onlar kendilerine ait rızkı tüketip, cesetleri kendilerinden sonraki varlıklar için hazırlayarak çekilirler. Sonra solucanlar gelir, aynı şekilde kendilerine ait rızkı tüketip, cesetleri bakteriler için uygun bir hale getirip çekilirler. Son işlemi ise bakteriler yapar ve cesetten geriye kemiklerin dışında bir şey bırakmazlar. Dünya yüzeyi insan cesetlerinden ve ölü organizmalardan bu şekilde kurtulur.

Çağdaş insan yiyecek, içecek ve vücut bakım ürünlerindeki koruyucularla, kullandığı kimyasal ilaçlarla adeta kendini mumyalamıştır. Bu yüzden son yıllarda böcek, sinek ve bakteriler bazı mezarlıklardaki insan cesetlerini çürüterek toprağa karıştıramıyor. Mezardaki cesetler çürümeden olduğu gibi duruyor. Doğal alanları da kirleten koruyucu katkı maddeleri ve ilaçlar yüzünden hayvanların cesetleri de bir süre sonra çürümez hale gelecektir.

Diğer taraftan böcek, sinek ve bakterilere karşı kullanılan kimyasallar ekolojik dönüşümü sağlayan bu vazifeli yaratıkların nesillerini tüketmektedir. Bu durum devam ettiği sürece, biyolojik çevrim yavaşlayacak, böcek, sinek ve bakteriler yok olacaktır. Dünya ölü bataklığına dönüşecek ve ekolojik kıyamet kaçınılmaz olacaktır.

Demek ki, deterjan, tarım ilacı, antibiyotik ve gıdaların bozulmasını önleyen katkı maddelerini kullanan inşan "ekolojik kıyamet"i bizzat kendi elleriyle hazırlamaktadır.

Sterilizasyon

Hububat ve türevlerini bütün mikroorganizmalardan arındırma veya bunlardaki mikrop ve böcek gelişimini önleme işlemine sterilizasyon denir.

Sterilizasyon için klor, hidrojen peroksit, iodofor ve iyot bileşikleri, anyonik ve naniyonik yüzey aktif maddeler, formaldehit, klor bileşikleri, asidik anyonik bileşikler ve fosforik asit gibi kimyasal dezenfektanlar kullanılır.

Yeşil salata ve taze kesilmiş sebzelerde sentetik, organik ve inorganik asitler ile, musluk sularında ise klordioksit ile sterilizasyon yapılır.

Sterilizasyonda kullanılan bu dezenfektanlar hücre sitoplazmasının yapısını değiştirerek hücrenin metabolizmasını bozar. Hücre metabolizmasının bozulması ile hastalıklar meydana gelir.

Aromalar

Aromalar, latif maddeler oldukları için, iç salgı bezlerini, sinir sistemini ve ruhu doğrudan etkilerler. Beyin, düşünceleri, görüntüleri, müziği ve benzeri etkileri kontrol eder, fıtratına uygun olanların etkisini kabul eder, olmayanları reddeder. Ancak beynin, kokuların tesirini kontrol etme mekanizması yoktur. Bu sebeple kokular ruh üzerinde çok etkilidir. Peygamberimiz (s.a.v.)'den gelen rivayetlere göre, bazı kokular melekleri çekerken, habis ruhları kovarlar. Örneğin, sandal, misk ve amber, gül ve gül yağı, çörekotu, üzerlik otu, reyhan, kına kokusu melekleri çeker. Bazı kokular ise habis ruhları çekerken melekler onlara dayanamazlar: Alkol, sigara, idrar, dışkı, köpek kokusu, leş, kan gibi necis maddelerin kokusu ve bazı bitkilerin kokusu gibi. Daha önce bütün kokular doğal yollardan elde edilirdi. Örneğin, misk kokusu, misk geyiklerinin cinsel bezlerinden, gül, menekşe, lavanta, yasemin, ıtır kokusu direkt bitkilerden elde edilirdi. Bugün, kozmetik ve vücut bakım ürünlerinde, yiyecek ve içeceklerde doğal aromaların yerine her çeşit koku ve tadı verebilen, ucuz, "doğala özdeş aromalar" kullanılmaktadır. Misk ve gül aroması, tereyağı, süt ve peynir aramaları, işlenmiş et aromaları, çeşitli bal aromaları, kahve aromaları, mantar aramaları, portakal, çilek, armut gibi meyve ve sebze aromaları, nane, tarçın, zencefil, damla sakızı gibi baharat aramaları gen teknolojisi ve nanoteknoloji yöntemleriyle üretilmektedir. Sabun, şampuan, krem, parfüm, deodorant, diş macunu, deterjan, hazır yiyecek ve içecekler bu tip aromalar içerdiği için, onları kullandığımızda abdestimizin sahih olup olmadığı, yiyip içtiklerimizin helal olup olmadığı belli değildir.

Doğal bitkilerden doğal yollarla elde edilen ve "esansiyel yağ" veya "uçucu yağ" olarak adlandırılan kokulu yağlar korku, endişe, stres, depresyon gibi ruhsal sıkıntılarda, baş ağrısı, adet huzursuzluğu ve cilt problemleri gibi çok çeşitli rahatsızlıklarda yüzyıllardan beri tedavi edici olarak kullanılmaktadır. Mesela gül uçucu yağı doğum sırasındaki psikolojik etkisi ile doğumun kolay geçmesini sağlar. Atlas sediri, tefarik, yasemin, ıtır uçucu yağlan, ruhsal sıkıntıları giderici, sinirsel gerginlikleri gevşetici, sakinleştirici, dengeleyici ve güçlü anti depresanlardır. Ful uçucu yağı, kuvvetli bir antidepresandır. Ruhi gerginlikleri, cinsel isteksizlikleri çözücü, duygusallığı artırıcı ve dişiliği kuvvetlendiricidir. Kokuların tedavi amacıyla kullanılması ve ciddi problemlere çözümler getirebilmesi, kokuların insan beyninde ve bedeninde ne kadar etkili olduğunu göstermektedir. Öyleyse bu kadar güçlü etkiye sahip kokular, bugünkü kullanımıyla "doğala özdeş aromalar" tam tersi etkiler için de kullanılabilir. Yani bir aroma insanın dengesini bozmada veya depresyona sürüklemede, ya da insanları toplu halde belli hastalıklara düşürmede ve yönlendirmede etkin rol üstlenebilir. ("Zihin Kontrolü" bölümüne bakınız.)

Parfüm, krem, ruj, saç jeli, saç boyası, tıraş malzemeleri, deodorantlar, makyaj malzemeleri gibi Kozmetik ürünlerde, şampuan, losyon, sabun, diş macunu, güneş kremi, hijyenik pedler, hazır bezler, bebeklerin temizlik ve pişik malzemeleri gibi vücut bakım ürünlerinde binlerce çeşit kimyasal ve sentetik madde kullanılmaktadır. Bu maddelerin % 6O'ı kan dolaşımına karışır, vücuttan atılmadan, kan ve dokularda birikir. Vücuttan atılamayan bu kimyasallar, hormonal sistemi, beyni ve ruh-beden dengesini olumsuz etkiler, üreme organlarında bozukluğa ve kısırlığa, gebelik, doğum ve emzirme problemlerine neden olur, kanseri ve benzeri hastalıkları tetikler, alerjilere ve mutasyonlara yol açar.

Örneğin, kozmetiklerde ve vücut bakım ürünlerinde dayanıklılığı sağlamada en çok kullanılan madde parabenler, yani metil, etil, propil, butil paraben ve sodyum benzoattır. Parabenler, diş macunu, şampuan (bebe şampuanı dahil), krem, güneş kremi, saç jeli gibi ürünlerde kullanılmaktadır. Parabenlerin kimyasal yapısı östrojen hormonuna benzer.

Kadının vücudunda depolanan parabenler östrojen gibi davranıp, üreme organlarında bozukluklara, göğüs kanserine, endometriozise ve çikolata kistlerine, kısırlığa ve doğum kusurlarına sebep olabilmektedir. Erkek vücudunda depolanan parabenler spermlerin sakatlanmasına ve ölmesine, prostat kanserine, nadiren de olsa endometriozise zemin oluşturmaktadır. Bu maddeler ağır cilt rahatsızlıklarına veya deride kızarıklık, şişlik, kaşıntı ve ağrıya neden olurlar.

Kozmetik ve vücut bakım ürünlerinde sık kullanılan Metionin, Lard, Keratin, Jelatin, Gliserin (Gliserol), Hydrolized protein ve benzeri pek çok madde mezbaha artıklarından, tırnak, kıl, kan, ölü evcil hayvanlar ve domuzdan üretilmektedir.


Duman, Toz, Eksoz Fabrikalardan yükselen duman, otobanlardan gelen toz ve eksoz, yüksek oranda asit, dioksin, PCB ve benzeri çok zehirli kimyasal madde ve ağır metaller (civa, kurşun, kadmium gibi) içerir. Bu maddeler havaya, toprağa, suya karışarak onları zehirler ve onların vasıtasıyla bitkilere, hayvanlara ve insanlara geçer. Bundan dolayı fabrika ve otobanların yakınında ikamet etmek veya ekin ekmek doğru olmaz. Otobandan en az 50 metre uzaklıkta ekin ekilebilir. Konut yola yakın ise, ev ile yol arasında meyve-sebze bahçesi veya tarla değil, çalılık ve ağaçlık olması gerekir.

Hastalıkların Başlangıcı ve Seyri

Havaya karışan dumanlar, zehirli gazlar, tozlar, deterjanlar ve ev temizliğinde kullanılan kimyasal maddeler solunum sistemiyle kana geçer ve dokulardaki hücreleri yıkmaya başlar. Hormon, pestisit, herbisit ve suni gübrelerde kullanılan kimyasal maddeler toprağa, yeraltı sularına karışır ve yabanî bitki, sebze, meyve, baklagiller ve tahıllara ve bitkiler vasıtasıyla hayvanlara geçer. Sonra da meyve, sebze ve et ile soframıza gelir, vücudumuzdaki hücrelere kimyasal savaş açar.

İyi çiğnenmemiş, mide ve bağırsakta çürüyüp mayalanmış yemeklerden oluşan atıklar da, kısmen, bağırsaklarda doğal yaşayan mikroplarla nötralize edilir, kısmen de kana karışıp, dokularda toplanır. Dokulardaki atıklar çoğalınca, iltihaplanmaya veya çöplüklerdeki gibi yanmaya ve gaz oluşturmaya başlarlar. Oluşan bu yakıcı madde ve gazlar dokularda ağrı ve sızılara, dokuların değişimine ve mutasyonlara yol açar. Bu durum devam ederse, akla gelebilecek her tür hastalığa neden olur.

Ancak bağışıklık sistemi bu duruma müdahele eder: Ateş yükselir, ateş kanı ısıtır, nefesi, kalp atışlarını ve kan dolaşımını hızlandırır. Isınan kanda, dokuların temizlenmesiyle görevli mikroplar çoğalır.

Çoğalan vazifeli mikroplar ve ısınan kan zehirli madde ve atıkları eritir. Vücut, bu eriyen zararlı maddelerden ve atıklardan, bademciklerin şişmesi ve iltihaplanmasıyla, balgamlı öksürükle, burun akıntısıyla, terlemeyle, alerji ve sivilceler ile tepki vererek, kendini kurtarmaya çalışır. Bu tür tepkiler sağlıklı bir bağışıklık sisteminin normal savunma mekanizmasıdır. ısınan kanın da yardımıyla, bronş duvarlarından mukus gibi organik ve kireç gibi mineral maddeleri kazıyarak atmaya başlar. Bu maddelerin parçaları çoğalınca, ateş düşer ve titreme çoğalır. Titreme, elbiseyi silkeleyip tozdan arındırma hareketine benzer. Bronşlardaki tıkanıklıklardan kazınan parçalar titreme hareketiyle balgama karışır ve öksürük ile akciğerden atılır.

Isınan kanla eritilen atıklar aynı zamanda deriye de gönderilir ve ter ile dışarı atılarak deri üzerinde bir tabaka oluşturur. Her titremeyle birlikte deri üzerinde biriken toksin miktarı kat kat artar ve derideki gözenekleri tıkar, ikinci defa deriye gelen toksinler ilkindeki ateş yüksekliği ile dışarı atılamaz. Vücut, sonradan gelen toksinleri tıkanan gözeneklerden geçirebilmek için, ateşi daha fazla yükseltmeye mecbur kalır. Bu sebepten, doğru olan, hastanın ateşini düşürmek için, ateş düşürücü vermek değil, cildi yıkamak veya silmektir. Vücut, yıkandıktan sonra, temiz cilt vasıtasıyla ateşi yükseltme ihtiyacı hissetmeden, rahat bir şekilde yeni toksik maddeleri atmaya hazırdır.

Böylece, akciğerler, öksürükle,- beyin, burun kanaması, geniz ve burun akıntısı, kulak kiri ve iltihabıyla,- deri terleme ve sivilcelerle,- böbrekler idrarla,-bağırsaklar ishalle vücuttaki zehirli maddeleri dışarı atar.

Buradan anlıyoruz ki Allah bütün hatalarımızı sonsuz rahmetiyle karşılar ve her bir adımda bir kurtuluş yolu gösterir. Ancak çoğu insan Allah'ın her adımda lütfettiği rahmetine her adımda isyanla ve ihanetle karşılık verir.

Bu durumdaki hastaya yardım edebilmek için:

  • Ona mutlaka bir şeyler yedirmeye değil, 3-4 gün hiçbir şey yedirmemeye gayret edilmelidir.
  • Hastanın ateşi 39-40 dereceye kadar yükseldiğinde, onu düşürmeye gayret etmemeli tam tersine Allah'a şükretmelidir. 41 dereceye kadar yükselse bile, ateşe sabretmek gerekir çünkü, beyinde oluşan tıkanıklıklar sadece 40-41 derece ateş ile eritilip dışarı atılabilir. ("FK havale" bölümüne bakınız.) Ancak ateş 39-40 dereceye kadar yükselince, hastanın her terlemeden sonra soğuğa yakın ılık su ile yıkanması ve başının soğuk su ve buz ile muhafaza edilmesi gerekir.
  • Ateşli bir hastaya önce lavman yapılmalıdır. Çünkü bağırsak dolu olursa, tüm zehirleri kana sızdırır ve hastanın durumunu ağırlaştırır. Bağırsak boş olduğu takdirde zehirleri kandan ve organlardan çeker.
    • Bağırsak boşaldıktan sonra, soğuğa yakın ılık su ile banyo yaptırılır. Vücut, zehirleri
      terlemeyle attığı için, hastalık devam ettiği sürece her gün en az 1-3 defa (aslında her
    • terlemeden sonra) banyo yapmakta veya sirkeli ve limonlu su ile cildin silinmesinde büyük fayda vardır.
  • Bu 3-4 gün süresince öksürüğü hafifletmek, böbrekleri çalıştırmak ve muhafaza etmek, kanı sulandırmak ve temizlemek için limon veya greyfurt suyu ılık su ile karıştırılarak hastaya içirilebilir. Ancak hasta içmek istemezse, onu zorlamamalıdır. Bu, beyin veya akciğerde ancak kuru açlıkla çözülebilecek fazlalık ve tıkanıklıklar olduğunun işaretidir.
  • Kuvvetlenince hemen kalkmak, hareket etmek, dışarı yürüyüşe çıkmak gerekir. Ateş inmeye

(2. veya 3. gün) başlarsa, ense altından başlayarak beline kadar 9-21 tane sülük koymak, sülükler düştükten sonra kesiklere vakum yapmak veya omuzlar ile kürek kemikleri arasına hacamat yaptırmak gerekir.

Genelde 4. günde hastalık biter ve insan onu unutur. Ancak iyileşmenin daha da derin olması için 4. gün veya durumuna göre 5. gün hastanın iştahı açılınca, ona akciğeri yumuşatıp temizleyecek ve öksürüğü çoğaltacak ilaçlar önerilir:

3-4 hafta boyunca her sabah 1-3 adet limon suyu veya greyfurt suyu suyla içilir.

Acıkınca, bal şurubuna 3-5 diş dövülmüş sarımsak veya 30-50 gr, soğan suyu karıştırılır ve 2 hafta boyunca içilir. Bal şurubu, 200 gr. ılık suya 1 tatlı kaşığı hakiki bal karıştırılarak hazırlanır.

Acıkınca, yeşil mercimek, kimyon, kekik, kırmızı pul biber veya karabiber ile pişirilir ve süzülür. Posasından ayrılan mercimek suyu 3 gün boyunca içilir.

Acıkınca, 1 çorba kaşığı kavrulmuş keten tohumu, 14 tane kavrulmamış tatlı badem, 3 tane acı badem, bir tatlı kaşığı ısırgan tohumu öğütülerek ikiye bölünür ve günde iki defa bal şurubu ile yutulur. Bu ilaç öksürüğü yumuşatır, balgamı söktürür, akciğeri temizler. 2 hafta boyunca kullanılır. Akciğeri kuvvetlendirme özelliği olan safran 5. günden başlayarak 2 hafta süresince içilir:

Safran iplikçiklerinden 1 tutam alınır, 200 gr. su ile karıştırılır ve bir gün bekletildikten sonra süzülür. Safran suyundan bir-iki çorba kaşığı alınır ve su eklenerek günde 2 defa içilir.

Veya

1 kilo taze incir (taze incir yerine 250-300 gr. doğal bir şekilde kurutulmuş incir 2 bardak su ile ıslatılır ve bir gece bekletilerek kullanılabilir) + 3-4 tane tarçın kabuğu + 2 bardak su + 1 bardak şeker 10-15 dakika kaynatılarak, 5-6 saat bekletilir. Sonra yarım kilo bal, 2 çorba kaşığı toz zencefil eklenerek, 2-3 dakika düşük ateşte kaynatılır ve ateş kapatılır. Sonra sıcak su ile önceden ıslatılmış olan 1 çorba kaşığı (bir kutu) safran eklenir, bir gün bekletilir ve süzülür. Süzüldükten sonra bu şuruptan 50 gr. alınarak nane veya kekik çayı ile günde 1 -2 defa içilir, yanında 1-2 tane incir yenebilir.

7. günden başlayarak yeşil mercimekli ilaç yerine günde bir defa yemek yenir.

iyileşmenin daha basit bir yolu 7 gün açlık yapmaktır. Neticesi mükemmeldir. ("Açlıklar" bölümüne bakınız.)

Uyarı: Iran safranını hint safranı zardeçal ile karıştırmamak gerekir. İran safranı çiçek iplikçikleri halindedir ve rengi turuncuya yakındır. Zerdeçal ise kök veya kök tozu halindedir ve rengi altın sarısıdır.

Bu durumda hastalığa yapılan müdahale anlatılan sisteme uygun olduğu taktirde, hastalık büyük fayda ile geçer, hem kan hem de bütün organlar temizlenir. Gördüğünüz gibi, burada hastalık yanlış beslenme ve yaşam tarzıdır. Hastalıklardan kurtaran da Allah tarafından yaratılan bağışıklık sistemidir. Bronşit veya zatürre sadece, bağışıklık sisteminin bir vasıtasıdır. Sebebi bırakıp, vasıta ile uğraşmak ve Allah-ü Teala'nın kanunlarına karşı savaşmak faydasızdır, hatta zararlıdır. Hadisi Şerifte: "Hastalarınızı yemek içmek için zorlamayın. Zira Allah, onları yedirir ve içirir". Ve: "Bir kimse üç gece ateşlenirse, anadan doğduğu gün gibi günahlarından çıkar". Ve yine: "Kulun hastalığı hatalarını giderir. Ateşin altın ve gümüşün kirini gidermesi gibi".

Ve: "Az yemek az günahtır" buyrulmuştur. Bu hadislerde hata, günah ve hastalık aynı anlamda kullanılmıştır. Bu durumda ilaç içerek veya ameliyat olarak sıhhat kazanmayı beklemek haksızlıktır, imkansızdır.

"Hastalığınızın günahlar, ilacınızın da istiğfar olduğunu unutmayınız."

Bir kadın Peygamber Efendimize gelerek "Ben saralıyım. Nöbet gelince üstümü başımı açıyorum. Allah'a dua ediver" dedi. Peygamber Efendimiz, "Dilersen sabret, sana cennet verilsin, dilersen sana şifa vermesi için Allah'a dua edivereyim" dedi. Kadın "Öyleyse sabredeceğim" dedi. Bu hadisteki kadın, cennet karşılığında Allah'tan bile şifa dilememiş, sabretmeyi seçmiştir. Biz ise, en ufak bir rahatsızlıkta, içeriğini araştırmadan ilaçlara veya ameliyatlara sarılıyor ve cenneti umut ediyoruz.

Peygamberimiz (s.a.v.) bir kişiye iki tabip getirdi ve buyurdu ki: "Bu kişiyi tedavi edin," Tabipler "Ya Rasulullah, bizler eski cahiliyet devrinde ilaç hazırlardık, tedavi ederdik. Şimdi İslam'a girdiğimizden beri tevekkülü seçtik." dediler. Peygamberimiz (s.a.v.) "Tedavi edin."buyurdu. Demek ki hastalığa tevekkül etmek en mükemmel seçenektir, ancak tevekkül edemeyenleri tedavi etmek de caizdir. Fakat tedavi ararken "haram olan şeyle tedavi olmayın." uyarısını unutmamak gerekir.

Az yemeye başlayanlar bu hadislerdeki gerçekleri çok çabuk ve kolayca anlarlar. Tarihin hiçbir döneminde, bu kadar zararlı, bu kadar bol ve bu kadar çeşitli yiyecek bir arada tüketilmemiştir. Bunun sonucunda da insanın karaciğeri çöplüğe, vücudu ise hastalık yumağına dönüşmüştür. Bu durumdan ilaç veya cerrahi müdahalelerle kurtulmayı düşünmek, facianın boyutunu bilmemekten kaynaklanır. Çok ve yanlış yeme alışkanlığı bırakılmadan, mide ve bağırsaklar tedavi edilmeden, hazım düzeltilmeden, karaciğer temizlenmeden, oruç tutmadan hiçbir gıda, doğal da olsa hiçbir ilaç ya da bitki, tek başına bedenin iyileşmesini sağlayamaz. Allahü Teala'nın kanunlarına göre, olsa olsa vücudun kendini iyileştirme sürecine katkıda bulunabilirler. Allahü Teala, Hz. Adem (a.s.)'ı yaratıp, onun için yiyecekler yarattı. Farklı yiyecekler için hazım kaidelerini belirledi. Bu kaideleri değiştirmek veya onlara bir şey eklemek imkansızdır. Demek ki bu kaidelere sımsıkı sarılmaktan başka çaremiz yoktur. İstatistiklere göre, ölümlerin birinci nedeni ülkeden ülkeye değişmektedir. Türkiye'de birinci neden trafik kazaları, gelişmiş ülkelerde kanser, gelişmemişlerde ise açlıktır. Ancak bütün ülkelerde, ölümlerin ikinci nedeni damar hastalıklarıdır, insanlar, ya beyin damarlarının hastalığı yüzünden, ya da kalp damarlarının hastalığı yüzünden ölmektedir. Bize göre, sonradan ortaya çıkan bütün hastalıklar, sarsılmaz bir kanuna dayanarak, aynı sırayla gelişmektedir:

  • Yanlış yaşam tarzı, yemek alışkanlıklarının bozukluğu ve zehirli madde (katkılı yiyecekler ve içecekler, tıbbi ilaçlar, vücut bakım ürünleri ve deterjanlar) kullanımı sonucunda oluşan hazım bozukluğu ve vücutta atık madde birikmesi, 
  • Bunun neticesinde karaciğer dokularının toksik maddelerden etkilenmesi sonucu kronik toksik hepatit.
  • Bunun neticesinde damarlarda tıkanıklık ve kan dolaşımında bozulmalar.
  • Bunun neticesinde organ dokularının bozulması ve hormonal sistemde dengesizlik.
  • Bunun neticesinde organ fonksiyonlarının bozulması ve bağışıklık sisteminde dengesizlik.

Öyleyse, damar hastalıkları insan ölümlerinde ilk planda, kazalar ise ikinci planda yer alır. Kanserin sebebi de bütün hastalıkların sebebine benzediği için kanser de buraya dahildir. Gelişmemiş ülkelerdeki açlıktan ölüm de şüphelidir. Bu ülkelerde halk açlıktan değil, açken "insani yardım" olarak gönderilen genetiği değiştirilmiş ürünleri ve çoğunlukla son kullanım tarihi geçmiş hazır katkılı yiyecekleri yedikleri, aşı ve tıbbi ilaçlara alışkın olmadıkları halde bunları kullandıkları için ölüyorlar. Bu ölümler aslında, kaza ölümleri grubuna dahil edilebilir. ("Açlıkla Tedavi" ve "GMO" bölümlerine bakınız.)

TEMEL YİYECEK VE İÇECEKLER

"Yiyiniz, içiniz, israf etmeyiniz. Allah israf edenleri sevmez."

Araf Suresi 31

"Ey iman edenleri Eğer siz ancak Allah'a kulluk ediyorsanız, size verdiğimiz rızıkların iyi ve temizlerinden yiyin ve Allah'a şükredin."

Bakara Sûresi 172

"Artık, âyetlerine inanan kimseler iseniz üzerine Allah'ın ismi anılmış olanlardan

yiyin."

Enam Suresi 118

     Su

Hz. Muhammed (s.a.v.) "Bu dünyada ve öbür dünyadaki en iyi içecek sudur" buyurmuştur. Yeryüzünde çeşitli sular mevcuttur, ancak her su içilecek nitelikte değildir. Çünkü insan vücudunda metabolizmanın çalışması sadece buz strüktürlü yani hafif su ile mümkündür. Vücut, tüm işlemlerini yegane eritici olan su vasıtasıyla gerçekleştirir. Vücut neminin dengede tutulması, yiyeceklerin hazmedilmesi, besin maddelerinin emilmesi ve hücrelere taşınması, fazlalık ve zararlı maddelerin eritilerek dışarı atılması bu işlemler dahilindedir. Protein moleküllerini insan vücudunda birleştirerek tutan şey hafif, buz strüktürlü sudur. Bina yapımında çimentonun kalitesi ne kadar önemli ise, insanın vücut yapımında su kalitesi de o kadar önemlidir. Çimento kaliteli ise bina yüzyıllarca ayakta kalır, kalitesiz ise malumdur, bina çöker. Su molekülleri birbirine enerji bağlantısı ile bağlanarak strüktürel bir kafes oluşturur. Molekülleri birarada tutan bu enerji bağlantıları, dışarıdan gelecek olumlu ve olumsuz etkilere açık durumdadır. Suyu hafif ya da ağır hale getiren de bu enerjinin pozitif ya da negatif olmasıdır.

Japon araştırmacı Dr. Masam Emoto, topladığı su numunelerini dondurup fotoğraflarını çekti. Tabii akan sular çok güzel kristaller oluşturdu, musluk suyu ise kristalleşemedi veya bozuk kristaller oluşturdu.

"Sevgi, "şükran" ve "melek" yazılı kağıtlara sarılan şişelerde bulunan su dantel gibi güzel kristaller oluştururken "şeytan" yazılı kağıtla çevirili şişedeki su, kapkaranlık bir delik görünümü verdi. Su, farklı müziklere ve resimlere de farklı tepkiler gösterdi.

Televizyon, bilgisayar, cep telefonu, mikrodalga fırın gibi elektromanyetik dalgaların suya verdiği etkinin de fotoğrafları çekildi. Fotoğraflardaki kristaller "şeytan" sözcüğü karşısında elde edilen kristalle şaşırtıcı bir benzerlik gösterdi. Basit yazılar, dalgalar ve resimler su üzerinde bu kadar etkili olabiliyorsa, su üzerine okunan Allah'ın kelamı, Kuran ayetlerinin suyu ne kadar değiştirebileceği tasavvur bile edilemez.

Dışarıdan gelen söz, müzik, elektromanyetik dalgalar ve görüntülerin şişedeki suyu etkilemesi gibi, insan vücudunu oluşturan yüzde yetmiş oranındaki su da aynı şekilde etkilenir.

Bilimsel araştırmalar ruhsal, bedensel ve zihinsel durumun kullanılan sudan doğrudan etkilendiğini ortaya koymuştur. Hasta bir bedende sıvı dolaşımı durağan hale geçmiştir. Sağlıklı olması için bedende bulunan yüzde yetmiş oranındaki suyun saflaştırılması ve hafifleştirilmesi gerekir.

Sadece kaynağından alman su saf olabilir.

Suların en üstünü zemzem suyudur. Dağ buzullarından ve eriyen karlardan nehirlere akan sular, sağlıklı sulardan sayılır. Özellikle yüksek kaynaklardan aşağıya, taşlar üzerinden, şiddetli ve uzun süre akan, kesintisiz hareket etmesi sonucu hafiflemiş sular sağlığa faydalıdır. Yağmur suyu da hafif sulardan biridir. Yalnız yağmur suyunu, yağmur şiddetli yağmaya başladıktan 15-20 dakika sonra toplamak gerekir. Çünkü ilk damlalarla havadaki kirler temizlenir. Yağmur suyu ishali durdurur, karaciğer ve böbrek hastalıklarını hafifletir.

Yaşadığınız bölgede sağlıklı su bulmak mümkün değilse, evlerde bu suya benzer su hazırlanabilir. Pet şişelere veya emaye tencereye su doldurarak buzlukta donmaya bırakın. Donmuş suyu erittikten sonra, suyun dibinde oluşan kalıntılar atılmalıdır. Bu durumda en hafif, en faydalı ve tadı en güzel su, buzdan yeni eritilen sudur. Buzdan eritilen su 10-12 saat canlı kalır, sonra ağırlaşmaya başlar ve tadı değişir. Suyun ağırlaşmasını önlemek ve şifalı hale getirmek için suya Kur'an-ı Kerim okumak gerekir.

Yoğurt suyu, meyve ve sebze suları hafif, canlı, şifalı sulardır. Taze meyve, sebze, bol kavun ve karpuz yiyenler suya muhtaç değildir. İyi suyun bulunmadığı yerlerde meyve, sebze, karpuz yenmeli veya meyve ve sebze suları tercih edilmelidir.

Durağan göl suyu, hareketinin azlığından dolayı ağır sudur. Yeraltı sularının, mağara ve kuyu sularının yapısı ise serttir. Nehir suyu ile kuyu suyunun karışımı, kaynatılmış ve kaynatılmamış suların karışımları, buz ile içilen içme suları sağlığa zararlıdır. Çünkü bu farklı yapılara sahip sular hafiflik ve ağırlıkta birbirine uygun değildir. Farklı bölgelerin sularını veya farklı yapıdaki suları aynı gün içinde içmek zorunda kalan kişi, 4-5 saatlik arayla su içmelidir ki, birinci su diğeri gelmeden vücudu terk etmiş olsun.

Depolarda muhafaza edilen ve dükkanlarda satılan sular, en ağır sulardandır. Vücut bu suları hafifletmekte zorlanır, çok enerji harcar, çabuk yıpranır, ihtiyarlar. Bu suları canlandırmak için, suya okumak veya gerekirse kaynatıp sonra buzlukta dondurmak ya da en azından, içmeden önce 3-7 defa bardaktan bardağa besmele ile boşaltarak suya hareket kazandırmak gerekir. Bu hareket sudaki negatif enerji içeren ve suyu ağırlaştıran bağlantıyı kırarak suyu hafifletir.

Her alınan abdestten sonra birkaç yudum su içmek sünnettir. Sabah kalkıp abdest aldıktan sonra su içmek, bağırsaklardaki kalıntıları ve gazı indirerek büyük abdestin kolay gelmesini sağlar. Büyük abdest sorunu olanlar ise her sabah yarım veya 1 bardak soğuk veya ılık su içmelidir soğuk veya ılık. Sıhhatli ve genç kalabilmek için insanın günde 1 -2 bardak hafif (okunmuş su, yağmur suyu veya buzdan yeni eritilmiş su olabilir) su içmesi ve soğuk suya alışması gerekir.

Soğuk suyun yerini hiçbir şey dolduramaz. Fakat unutmayalım Rasulullah suyu üç solukta içer, böyle içmenin daha doyurucu, hastalıklara karşı daha koruyucu ve daha afiyetli olduğunu söylerdi. Su ihtiyacı, insanın sıhhatine ve yediği yemek miktarına bağlıdır. İnsan vücudu da dünya gibi yüzde yetmiş sudan, yüzde otuz katı maddeden oluşur. Yani her 30-40 gr. kuru yemeğe karşılık 60-70 gr. su tüketmek gerekir (meyve ve sebze suları dahil).

Aşırı su içmekte hayır yoktur, çünkü su kana karışarak kan miktarını çoğaltır. Kanın çoğalması kalbin kan pompalamasını zorlaştırır ve kalbin rızkı (atışların sayısı) çabuk tükenir. Hastalık halinde şifa niyetiyle, fazlalıkları eritmek ve çıkartmak için 1-1,5 litre su (meyve-sebze suyu ile) tüketilebilir. Fakat iyileşince, su miktarını hemen azaltmak gerekir.

Yedi durumda su içmek hastalıklara sebep olur:

Yorgunluk ve terlemeden sonra, banyodan sonra, yemek sırasında, yemekten hemen sonra, meyve ve kavun yedikten sonra, ayakta ve yatakta. Bu durumlarda, çok susanırsa, ancak küçük bir kaç yudum içilebilir.

İnsan tabiatına uygun olan, suyu günde 1 defa, sabah uyandıktan sonra ve yemekten 1,5-3 saat sonra içmektir. Su, sabah içildiğinde bağırsakların çalışmasına, yemekten 1,5-3 saat sonra içildiğinde, hazma yardımcı olur.

Yemekten önce de su içilebilir. Ancak burada küçük bir ayrıntıya dikkat etmek gerekir:

Yemeğin kokusunu aldıktan sonra su içmek doğru değildir. Çünkü, pişmekte olan yemeğin kokusu algılandığı anda, ağız ve midede enzim üretimi başlar, içilen su bu enzimleri bağırsağa akıtarak sindirimi zorlaştırır. Böyle bir durumda en fazla birkaç küçük yudum su içmek mümkündür.

Maden suları kanı temizler, yaraları kapatır, beden kokularını giderir. Ancak günde bir bardaktan fazla maden suyu içilmeyeceği gibi her gün tüketmek de doğru değildir. Kişinin sağlık durumuna göre, belirli maden suları, doktor tavsiyesiyle, gerekli miktarda içilir.

Deniz suyu hemen hemen kükürtlü su kadar etkilidir. Kükürtlü kaplıcaların sıcak suyunda yıkananlar, dalak ağrısına ve dalak şişmesine, karaciğer hastalıklarına, romatizmaya, felce, alerjiye, yaralara, eklem ve cilt hastalıklarına şifa bulur. Demir ve bakirli kaplıca suları, böbrek, dalak ve mide için çok faydalıdır.

Gençlerin soğuk suyla abdest almaları ve gusletmeleri fevkalade yararlıdır. Soğuk su, sinirsel hastalıklara, böbrek ve yumurtalık iltihabına, ayrıca diğer iltihaplı ve ateşli hastalıklara iyi gelir. Ancak tüberküloz, sara ve karaciğer hastalan tedavi olmadıkça soğuk su kullanamazlar. Ağır hastalık geçirenlerin, ameliyattan çıkmış zayıf insanların ve yaşlıların ılık su kullanması daha uygundur. Sıhhati yerinde olanlar sıcak suya muhtaç değildir. Muhtaç olsalardı, Allah-ü Teala suyu, kaplıca suyu gibi sıcak yaratırdı.

Peygamberimiz (s.a.v.) güneşte ısıtılmış su ile abdest almayı veya gusletmeyi yasaklamış ve şöyle buyurmuştur: "Güneşte ısıtılmış suyun kullanılması, cilt hastalığı meydana getirir." İmam-ı Şafi Hazretleri güneşte ısıtılmış su ile abdest alınmasını mekruh saymış hatta bu su ile çamaşır dahi yıkanmasını uygun görmemiştir. Oysa günümüzde, sokaklarda ve vitrinlerde, aylarca güneş altında beklemiş pet şişelerdeki suların günde 3-6 litre tüketilmesi doktorlar tarafından tavsiye edilmektedir.

Son birkaç yıldır içme sularına, kokuşmasını önlemek ve tazeliğini korumak amacıyla karbon nanoparçaçıklar katılmaktadır. (Polikarbon su). Ağız yoluyla vücuda giren nanoparçaçıklar dokularda depolanır, hücrelerdeki metabolizmaya karışarak, mutasyonlara yol açabilir. ("Nanoteknoloji" bölümüne bakınız.)

    Bal

 

Peygamber Efendimiz (s.a.v.): "Bal yiyin, zira içinde bal bulunduğu için, meleklerin rahmet dilemediği hiçbir ev yoktur. Bal yiyenin midesine bin deva girer ve milyonlarca günah uzaklaşır. Bir kişi ölür ve bedeninde bal bulunursa, bedenini cehennem ateşi yakmaz. Her sabah bal şurubu içenler hasta olmaz. Benim nazarımda, bal gibi şifa yoktur" buyurmuştur. Bal mide ve bağırsak bozukluklarına iyi gelir,- mide ve onikiparmak bağırsağındaki ülserlerin ve dış yaraların kapanmasını sağlar. Romatizma, kalp, akciğer, karaciğer ve cilt hastalıklarına iyi gelir. Damar sertliği, sinir bozukluğu ve kansızlığa faydalıdır. Bal hem kabızlığı gideren, hem de ishali durduran bir ilaçtır. Bal yemek insanı gençleştirir, genç ve dinç tutar.

Taşıdığı şifa sıfatlarından dolayı, bal hem bebekler, hem gençler hem de yaşlılar için gerekli bir besin maddesidir. Taze ve hakiki bal kovandan alındıktan, yaklaşık 4-5 hafta sonra kristalleşmeye başlar. Donmuş balın kristalleri incedir. Büyük kristalli balın kalitesi düşüktür. Bazı cins ballar kristalleşmeyebilir. En kıymetli bal ilkbahar ve yazın alınan baldır ve ilaç olarak kullanılabilir. Sonbahar balı ise fazla şifalı değildir. Bir nohut tanesi kadar propolis ve aynı miktarda balmumunun, bal ile birlikte ağızda çiğnenmesi, burun damarlarındaki tıkanıklıkları giderir.

Bal, varis yaralarına, kangren yaralarına, ağızdaki yaralara, çıbanlara, ciltte meydana gelen iltihaplı yaralara uygulanırsa, şifalıdır.
Şekeri yüksek olan hastalar da, bir çay kaşığından başlamak şartıyla, her gün 1 tatlı kaşığından bir çorba kaşığına kadar bal tüketebilirler ve hakiki bal tedavisiyle bu hastalıktan kurtulabilirler.

Bal, göze ve göz yaralarına merhem, ağız temizleyici ve damar açıcı olarak da kullanılır. Aynı miktarda bal ve ılık suda eritilmiş kaya tuzu, kulağa damlatılırsa, kulağı iltihaptan temizler. Bademcikler şiştiğinde ağızda bal tutmak faydalıdır. v Bal, uykusuzluğun en iyi ilacıdır. Bal, yemek ile birlikte veya yemekten hemen sonra yenirse, tüm şifa özelliğini kaybeder, alerjik etki yapabilir. Balın fazlası şişmanlatır, tembellik yapar, uykuyu çoğaltır. Tedavi amacıyla bal tüketmek isteyen, her sabah veya akşam aç karnına 1 çorba kaşığı bal yiyebilir. Ancak yediği bu bal yemek öğünü yerine geçer, yani ardından yemek yenmez. Yanında su tüketmede bir sakınca yoktur. Bir diğer seçenek de, sabah ve akşam yemekten önce 1 tatlı kaşığı bal yemektir. Birkaç günü sadece bal ile geçirmek isteyenler ise, günde 100-150 gr. bal yiyebilirler; Her gün bal yiyenler günde 1 çorba kaşığından fazlasına veya başka tatlılara muhtaç değildir. Balı parmakla veya tahta kaşıkla yemek peygamber adabındandır. Bal buzdolabında değil, serin ve karanlık bir yerde saklanmalıdır. Eğer bal koyulan cam veya tahta kap sıkıca kapatılırsa, sahip olduğu şifa özelliğini kaybetmeden senelerce saklanabilir. Balın terkibinde %18 su, % 40 meyve şekeri (fruktoz),- % 34 üzüm şekeri (glikoz); % 0,4 diğer şekerler,- % 0,3 protein,- % 7,1 madeni tuzlar, mikroelementler, fermentler, vitaminler ve diğer maddeler bulunur. Bal, laboratuvarlarda, bu terkibe göre glikoz ve fruktoz oranı belirlenerek basit bir şekilde test edilir. Genellikle, balda glikoz ve fruktoz oranı normlara uygunsa diğer maddeler de mutlaka normlara uygundur. Bugün bu testin önemi kalmamıştır. Çünkü Türkiye'de artık genetiği değiştirilmiş glikoz ve fruktoz üretilmekte ve yurtdışından getirilen, genetiği değiştirilmiş bal aroması kullanılmaktadır. Bu şekilde mis gibi bal kokan çeşit çeşit karışımlar balmış gibi piyasaya sürülmektedir. Bu sahtekârlığı ispat etmek çok zordur, çünkü Türkiye'de, bu alanda yeterli sayıda ve nitelikte laboratuvar ve uzman yoktur.

Bal ile hazırlanan ilaçlar: 1 kilo tereyağı, su içinde 5-10 dakika kaynatılır, su üzerine çıkan tereyağı toplanır ve 500 gr. bal ile karıştırılır. Yaralara, egzamaya ve yanıkların üzerine sürülür. Aynı karışım kahvaltıda ekmekle de yenebilir.

3 yemek kaşığı papatya 500 gr. sıcak suya konur ve 1 saat demlenmeye bırakılır. 40 dereceye kadar soğuduktan sonra süzülür ve üstüne 3 yemek kaşığı bal eklenir. Anjin, ağız, dil, mide ve bağırsak yaralarına kullanılır (gargara yapılır, içilir, lavman yapılır).

1 çorba kaşığı bal, 1 bardak elma suyu içinde eritilir ve her sabah aç karnına içilir. Bilhassa karaciğer hastaları için çok şifalıdır. 10 gr. kaya tuzu 50 gr. ılık su ile eritilir. Sonra bu tuzlu sudan gerekli miktar alınır ve aynı miktar bal ile karıştırılır. Her sabah-akşam ılık olarak 7-8 damla kulağa damlatılır. Ortakulak iltihabı, mantar ve kulak uğultusuna iyi gelir.

Ceviz yaprağı çay gibi demlenir ve süzülür. 40 dereceye kadar soğuduktan sonra bal eklenir. Her gün çay gibi içilirse, vücuda kuvvet ve canlılık verir.

Ballı sarımsaklı ilaç:
10 tane limonun suyu, tahta havanda dövülmüş 10 baş sarmısak ve 1 kilo bal ile karıştırılarak cam kavanoza konur. Ağzı 3 kat pamuklu bezle kapatılır, karanlık ve serin bir yerde 7 gün bekletilir. Yedi gün sonra kapağı kapatılarak buzdolabına konur. Yıllarca saklanabilir, ne kadar uzun kalsa o kadar kuvvetlenir. Hazırlanan karışımdan günde bir defa olmak üzere 4 çay kaşığı yutulur. Her defasında ağza 1 çay kaşığından fazla olmayan bir miktar alınır. Bu miktarı çabuk yutmadan, ağızda dağılmasını sağlayacak şekilde dolandıra-dolandıra eritmek gerekir. İlacın bu şekilde tüketilmesi önemlidir, çünkü ilacı midenin değil, ağızdaki kılcal damarların emmesi gerekir. Her gün belli bir saatte aç karnına bu ilaç bitene kadar içilir. Bu mükemmel ilacın, bu şekilde tüketilmesi kalp ve beyin damarlarını temizleyerek açar. İçilerek tüketildiğinde, mide ve 12 parmak bağırsağı ülserine, midedeki H. Pylori enfeksiyonuna son verir. Bu kür senede bir defa olmak üzere sağlıklı olanların hastalanmaması, hasta olanların ise iyileşmesi için kullanılır. Ayrıca 40 yaşın üzerindekiler bu ilacı her türlü derde karşı kullanabilirler. NOT: Limon suyu yerine sirke de kullanılabilir ("Elma sirkesi" bölümü )

Polen

Arı kovanlarında bulunan polen tüm hastalıklarda iyileşmeyi kolaylaştırır. Arıların enzimi ile karışmış olan polen alerjik olamaz. Poleni herkes (küçük, büyük, yaşlı, genç, hasta veya sağlıklı) kullanabilir. Yetişkinler 1 çay kaşığı, küçükler ise yarım veya çeyrek çay kaşığı poleni ayn
ı miktarda balla ve ılık su ile karıştırarak bir ay boyunca her sabah (akşam değil) ömür boyu kullanabilirler. Polen taze olmalıdır. Üzerinden bir sene geçince tüm faydalı özelliklerini kaybeder, alerji yapabilir. Polen, buzdolabında saklanmalıdır ve kuru olmalıdır. Çünkü nemden bozulur. İçinde bulunan yaklaşık 11 madde (natrium, kalium, çinko, bor, kalsiyum, titan, krom, barium vb.) su ile kimyasal bağlantıya girerek, sıhhat için zararlı hale gelebilir. Polen kullananlar proteinli yiyecekleri (et, yumurta, peynir, balık) azaltmalıdır, çünkü polen bol miktarda kıymetli protein içerir.

Arı sütü

Arı sütü romatizmaya, hormon dengesizliğine, kansızlığa, halsizliğe, mide ve bağırsak hastalıklarına, saç dökülmesine, akciğer, kalp ve diğer hastalıklara karşı kullanılır. Arı sütü Bl, B2, B3, B6, Bl2, C, H, PP, E vitaminleri, aminoasitler ve organik asitler içermektedir. Arı sütü buzdolabında saklanır.

Kullanma metotları:

Her sabah-akşam 10-20 mg arı sütü aç karnına dilin altında eriyinceye kadar tutulmalı, hemen yutulmamalıdır. Yutulursa, midede şifalı özelliklerini kaybeder.

Veya

    Her sabah-akşam 10-20 mg. arı sütü 10-30 gr. bal ile karıştırılır ve ağızda eritilip yutulur.

Veya

Her sabah-akşam 1 tatlı kaşığı taze öğütülmüş çörek otu ve 20 mg. arı sütü, 30 gr. bal ile karıştırılır ve yemekten önce ağızda eritilerek yutulur. Bir ay devam edilir. Bu işlem vücuttaki bezleri temizleyip dengeli çalışmalarını sağlar.

Propolis

Propolis, arı kovanlarında bulunan kahverengi zifttir. Propolis, yüksek antimikrobiyal ve bakterisid etkisinden dolayı anjine, dişeti hastalıklarına, dış ve iç yaralara, yanıklara, egzamaya, mantara, basura, tüberküloza, frengiye, kemik hastalıklarına ve benzeri hastalıklara karşı kullanılır.

Kullanma metodları:

Nohut büyüklüğündeki propolisi eriyinceye kadar ağızda tutmak veya sakız gibi çiğnemek anjine, dişeti hastalıklarına, kemik erimesine, mide, ağız ve dil yarasına, diş ağrısına iyi gelir.

Bir kilo tereyağı emaye veya cam kavanozda kaynatılır, sonra 80 dereceye kadar soğutularak içine 100-200 gr. propolis parça-parça kesilerek eklenir. Bu karışım 80 derecedeki su kabında (bir kaba 80 derece sıcaklığında su konur ve içine tereyağ ve propolisin bulunduğu diğer kap konularak) 20-30 dakika karıştırılır. İç hastalıklarında ve iç yaralarda sabah aç karnına 20 gr. yutulur. Cilt hastalıklarında cilde ve yaralara sürülür. Bu karışımı sağlıklı insanlar da ekmek üzerine sürerek ve ballı bitkisel çayla kahvaltıda tüketebilirler.

Propolis ısıtıldıktan sonra, siğiller üzerine konur ve iyice bantlanır.

Siğiller diplerinden çıkıp düşünceye kadar bekletilir. Propolis buzdolabında, serin ve karanlık yerde yıllarca saklanabilir, şifalı özellikleri kaybolmaz, hatta durdukça çoğalır.

      Meyve ve Sebzeler

Çiğ sebze ve meyvelerin hazmı kolaydır ve sağlıklı beslenme için yeterlidir. Meyve ve sebzelerdeki su, organik asitler, vitamin ve mikroelementler vücut için arındırıcı ve şifa vericidir. Tüm bu maddeler, meyve ve sebze çiğ olarak yendiği zaman kıymetli olur. Pişirilen sebze ve meyveler, suyunu, organik asitlerini ve proteinlerindeki doğal strüktürü kaybederek vitaminlerden yoksun kalır. Kısacası, canlı olanlar can verirler. Mesela, domates, veya ıspanak suları çiğ olarak tüketildiği zaman vücudun kireçlerini temizler, kansızlığı düzeltir, hastalıklara karşı direnci arttırır. Domates çiğ yendiğinde kemik erimesini ve hatta kanseri önler. Fakat pişirildiğinde içerdiği oksalasid zararlı hale gelir, kireçlenme, damarlarda daralma, kansızlık, böbrek ve safra taşı yapar.

Kurutulmuş sebze ve meyveler ise hemen hemen taze sebze ve meyve sıfatlarını taşır. Bu sebeple kurutulmuş meyveleri kaynatarak komposto yapmak doğru değildir. Bunun yerine, kuru meyveler 4 -7 saat suda bekletilerek bu su içilir, meyveleri yenir.

Meyve mutlaka yemekten ayrı olarak veya yemekten önce yenmelidir. Buna mukabil sebze yemekten önce ve yemekle beraber tüketilebileceği gibi, yemekten sonra da yenmesinde bir sakınca yoktur. Unutulmaması gereken nokta şudur: Yemekten sonra yenen meyve hazmolmadan mayalanır, ispirto, sirke asidi, gaz oluşturarak çeşit çeşit hastalıklara ve ayrıca siroz hastalığına sebep olur.

Meyve ve sebze, kabuğu soyulmadan birkaç çekirdeğiyle yenmelidir. Karpuz, limon gibi meyvelerin az da olsa bir miktarını kabuğuyla yemek faydalıdır. Balkabağı, patates, patlıcan, kırmızı pancar gibi sebzeler fırında veya közde kabuğuyla pişirilir.

Katı meyve ve sebzeler sıkılırken de mutlaka kabuğu ile sıkılmalıdır (elma, havuç vs.). Meyvelere şeker, süt, tuz eklenmez. Birkaç farklı çeşit meyve de birbiri ile karıştırılarak yenmez. Ancak aynı cinsten olanları, mesela portakal, greyfurt, limon ya da vişne, kiraz gibi meyveler, birlikte yenebilir. Yalnız, aynı cinsten olup da rengi farklı ise (mesela kırmızı ve yeşil elma) karıştırılarak yenmemelidîr, gaz ve şişkinlik yapar. İki farklı meyve ancak 30 dakika-1 saat ara ile yenebilir.

Peygamberimiz Aleyhisselam taze hurmayı kaymakla, kuru üzümü ise ekmekle yerdi. Siz de sağlıklı iseniz, çilek ve hurmayı kaymakla, muzu balla yiyebilirsiniz. Veya ekmeğiniz doğal, rafine edilmemiş, katkısız undan, doğal maya ile yapılmış ve tandırda pişirilmiş ise, onu nar veya üzüm ile yiyebilirsiniz. Meyve sularını ve meyveleri birbiriyle karıştırarak ilaç olarak kullanmak ise ancak bu konuyu bilen hekim tavsiyesiyle mümkündür.

Her meyvenin tadında şüphesiz hikmet vardır. Böyle olmasaydı, Allah-ü Teala bütün meyveleri aynı tat ile yaratırdı. Bir meyvenin tadını tuzla, şekerle değiştirmeden önce bunu düşünmek gerekir. Sebzelerde de hüküm aynıdır.

Yetişme mevsiminde yenen meyve ve sebzeler hastalıkları iyileştirici özelliklere sahiptir, fakat mevsimi dışında yenen meyve ve sebzeler hastalık yapabilir. Mesela, buzdolabında dondurulduktan sonra oluşan kimyasal değişikliklerden dolayı kavun, elma veya armut, mayalanarak alkol, sirke veya aseton üretir, hazım ve metabolizma bozukluklarına, bağırsaklarda aşırı gaza neden olabilir. Ya da uzun zaman saklanan meyve ve sebzede toplanan hormon ve kimyasal maddelerin molekülleri parçalanırsa, bu yeni oluşum eskisinden daha da tehlikeli olabilir.

Meyve ve sebzenin en iyisi en taze olanı ve en yakın bahçe veya tarladan gelenidir. Bir ekolojik ortamda faydalı olan meyve veya sebze başka ekolojik ortamda yaşayan biri için beklenen faydayı sağlayamaz, çünkü ekolojik çevre ve insan bir bütündür.

        Kurutulmuş meyve ve kuruyemişler Meyvelerin kurutulması sırasında renklendirici ve güve-böcek yemesine karşı koruyucu, bozulmayı önleyici özelliği olan Sodyum sülfit (E221) kullanılır. Araştırmalar sonucunda, sodyum sülfitin besin yolu ile alınmasının, öğrenme ve hafıza bozukluğuna sebep olduğu, beyin fonksiyonlarına zarar verdiği ve zamanla bu zararın daha da büyük boyutlara çıkmasının kaçınılmaz olduğu tespit edilmiştir. Kimyasal maddelerle kurutulmuş meyve ve kuruyemişler arasında canlı kurt bulmak mümkün değildir. Çünkü ilaçlanmış meyveyi hayvan, kuş, kurt, böcek ve sinek asla yemez, hatta mikrop bile dokunmaz. Pazardan bir şey alırken, hangi meyveye arı ve sinekler hücum ediyorsa, onu almak gerekir, çünkü o meyve ilaçlanmamıştır,- hangisine yaklaşmıyorsa, ona yaklaşmamak gerekir, çünkü o ilaçlanmıştır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) getirilen kuru hurma kurtlu ise, kurdunu ayıklardı ve yerdi.

   Süt

Göğüsten emilen anne sütü, bebek için en doğal ve iki yaşına kadar zaruri olan yegane besindir. İnsan midesi sadece 1 yaşına kadar süt için enzim üretir. Fakat çocuk-anne arasında kan uyuşmazlığı varsa yani, anne sütünün proteinleri çocuğun vücudunun proteinlerine zıt geliyorsa, o zaman anne sütü çocuğun sağlığına karşı tehlike oluşturur. Böyle bir durumda çocuk için sütanne aramak gerekebilir.

Göğüsten sağılarak ve bekletilerek içirilen sütün hazmı ağırlaşır ve gerekli faydayı sağlayamaz. Her süt, inek sütü dahil, sağıldıktan hemen sonra ılıkken ve hiçbir şey karıştırılmayarak tüketilirse, ancak o zaman şifalıdır. Çünkü süt, yeni sağıldığında, hazmı kolaylaştıran mikroplar ve enzimler içerir. Sağıldıktan sonra bekletilirse, sütü bozan mikropların çoğalması, sütü sağlığa zararlı hale getirebileceği için kaynatılması gerekir. Sütün hazmını kolaylaştıran enzim ve mikroplar 43-54 derece ısıda ölürler. Böylece kaynatılmış sütün hazmı ağırlaşır.

Bir ineğin sütü diğer ineklerin sütüyle karıştırılmamalıdır. Karışık, pastörize edilmiş ve katkılı sütlerin faydasından çok zararı vardır. Yukarıda belirttiğimiz gibi insan, 1 yaşından sonra midesindeki süt hazım sistemini kaybeder. Artık süt, sütün kendisindeki ve bağırsaktaki mikroplar yardımıyla hazmolunur. Eğer kişi antibiyotik tedavisi görmüş ise, antibiyotik, zararlı mikroplarla birlikte bağırsaklardaki mikropları da yok ettiği için, süt hazmolunmaz, bozulmaya başlar. Bozulmuş sütteki kalsiyumdan vücut yararlanamaz. Bozulmuş süt vücutta aşırı balgam oluşmasına, kireçlenmeye ve sonuçta kemik erimesine, karaciğer, dalak ve damar tıkanıklığına, katarakta, sedef ve vitiligoya (alaca), safra ve böbreklerde taş oluşmasına, diş çürümesi ve diş etlerinin bozulmasına sebep olabilir (bilhassa kan grubu "O" ve "A" olanlar için). Farklı ineklerden sağılarak karıştırılmış, pastörize edilmiş süt ancak kaynatılarak, zencefil ile ve biraz ılıklaşınca bal ile karıştırarak içilebilir. Sütlü yemeğin üzerine zencefil veya tarçın serpilebilir. Zencefil, tarçın ve bal, sütün hazmını kolaylaştırır.

Bal ile içilen doğal süt rengi güzelleştirir, kilo aldırır. Yaşlı insanların kuru ve soğuk mizacına bal ile içilen süt iyi gelir. Kuruluğu azaltır, soğukluğu dengeler. Tümör ve kansere,- karaciğer, dalak, böbrek ve deri hastalıklarına,- baş ağrısı, kulak çınlaması ve baş dönmesi gibi hastalıklara süt zararlıdır. Bu hastalıklar için yalnız deve sütü faydalıdır.

Süt içecek değil, yemektir. Onu küçük yudumlarla, ağızda bekleterek içmek gerekir. Süt içtikten sonra hızlı hareket etmek, uyumak (bilhassa kan grubu "O" ve "A" olanlar için) veya bir şey yemek iyi değildir, bunlar böbrek ve mesanede taş oluşmasına sebep olur.

Karışık ve pastörize edilmiş süt için en iyisi kaynatıp yoğurt yapmaktır. Yoğurdun mayasındaki mikroplar sütün hazmedilmesini sağlar. Mikroplarla hazmedilen süt yoğurt olur ve vücut da onu rahatlıkla sindirebilir.

Salatalık ile yenen yoğurt yüksek ateşi düşürür.

Kaynatılmış yoğurt ishali, hatta kanlı ishali dahi durdurur. Fakat yoğurt kaymağından ayıklanarak kaynatılmalıdır.

Yağlı yoğurt yeni yanıklara, bilhassa güneş yanıklarına sürülürse, ağrıları dindirir ve kısa zamanda iyileşmesini sağlar.

 

    Evde mayalanmış doğal yoğurt suyu:

Yoğurt suyu kanı temizler, karaciğer ve dalaktaki tıkanıkları açar, böbrek taşlarını eritir ve sarılığa çok iyi gelir.

Ayrıca, yoğurt suyu ile yapılan pansuman yaraları temizler ve kapatır, çillere sürülürse çilleri yok eder. Uçuğa sürülürse, kısa zamanda iyileştirir.

Aç karnına içilirse, gazı giderir, bağırsaklardaki doğal mikropların yaşamasına yardımcı olur.

Aşırı derecede zayıf olanlar güne yoğurt suyu içerek başlarlarsa, yoğurt suyu kanı temizleyerek, aşın sıcak safrayı soğutup azaltır. Bağırsakları ve dalağı rahatlatır. Hazmı kolaylaştırır ve kilo almaya yardımcı olur.

Saçlar yoğurt suyu ile yıkanırsa parlar ve çabuk uzar.

Eski alimler sütün yapısının, hayvanın rengine, boyuna, zayıf ya da şişmanlığına, vücut yapısına, etinin sert veya yumuşak oluşuna, diğer bir deyişle mizacına göre, değiştiğini bilirlerdi. Yani sütün özellikleri, hayvanın mizacı ile yakından bağlantılıdır. İnsanlarda ve bitkilerde olduğu gibi hayvanlarda da 4 farklı mizaç vardır. (İnsanlarda 4 mizaç ayrımına en uygun ayrım 4 farklı kan grubudur.) Bu yüzden her insan, her ineğin sütünü içemez. Ancak kendi mizacı ile aynı mizaca sahip ineğin sütünü tüketebilir. Bu, tıpkı annenin sütünün bazen çocuğuna uymaması gibidir. Bu yüzden bir ülkeye ait olan hayvan türünü başka bir ülkeden getirilen hayvan türüyle değiştirmek veya farklı ineklerden sağılan sütü karıştırarak tüketmek sağlıklı değildir, hatta bazen tehlikelidir.

Toplumumuzda, Peygamberimiz Aleyhisselam'ın "Süt içiniz!" emri yaygın olarak bilinmektedir. Fakat Peygamberimiz Aleyhisselam bunu, ömründe hiç suni yem yemeyen, sadece bir deve, bir koyun, bir keçiden veya bir inekten yeni sağılmış sütü içen ve hayatında hiç antibiyotik almamış insanlar için buyurmuşlardır. Günümüzde antibiyotik ile tedavi olmayan bir kimse bulunmadığı gibi, doğal beslenen hayvandan yeni sağılmış sütün tadını bilen insan da yoktur.

Süt üretimini artırmak için ineklere verilen büyüme hormonu, insandaki büyüme faktörünü (IGF-1) arttırabilir. Büyüme faktörü, hemen hemen bütün dokularda hücre üremesini kontrolsüz bir şekilde artırarak kansere neden olabilir.

Bu nedenle katkısız mandıra sütü ve ürünlerini tüketmek daha sağlıklıdır.

      Peynir

Peynir, sütün suyu (yani yoğurttaki yeşil su) ayrıştırılarak elde edilir. Dolayısıyla peynir, süt ürünleri içinde hazmı en ağır olandır. Peynirin hazmını kolaylaştırmak ve kaybedilen yeşil suyu kompanse etmek için peyniri domates, salatalık ve yeşillikle tüketmek gerekir. Çiğ sebzeler hafif su içerdiği için peynirin hazmına yardımcı olur. Eski hekimler, "Peyniri yalnız yemek hastalık verir, lakin ceviz ile birleştirene şifa vardır", demişlerdir. Uzun ömürlü süt gibi bozulmayan peynirin, yani koruyucu madde katılan peynirin hazmı da ağır olur. Peynirin fazlası vücutta kireçlenme, böbrek ve mesanede taş, damarlarda tıkanıklık ve kemik erimesi yapar. En iyi peynirler koyun ve keçi peyniri, eski kaşar, tulum peyniri ve beyaz peynirdir. En ağır olanı taze kaşar ve krem peynirdir.

Türkiye'nin bazı bölgelerinde halk, peyniri küflendirerek yer. Küflenmiş peynir yeme geleneği olmayan bazı insanlar da küflü peyniri severler. Bunun sebebi kan grubu "O" olanların peyniri hazmetmekte zorlanmasıdır. Küflü peynirde oluşan mikroplar, peynirin hazmını kolaylaştırdığından, bu tür peynirin sindirimi daha kolay olmaktadır. Kan grubu "0" olanların peyniri haftada 2-3 defa ve 50-60 gramdan fazla tüketmemesi gerekir.

    Tereyağı

Eski zamanlardan beri merhem ve ilaçlar için kullanılmaktadır. Mide ve bağırsakları rahatlatıcı, vücudu kuvvetlendirici özelliğe sahiptir.

"O" ya da "B" kan grubuna sahip sağlıklı insanlar haftada 2-3 defa tereyağı tüketebilir. Ancak tereyağı "A" ve "AB" kan grubu taşıyanların tabiatına uygun değildir. Onlar tereyağını hazmedemezler. Hazmedilemeyen kalıntılar sivilce, çıban oluşumuna ve damar tıkanıklığına yol açar. Nüfusunun çoğu "A" grubu kan taşıyan Tibet'te halk tereyağını küflendirerek yer.

    Ekmek

Bütün vitaminler, enzimler, mikroelementler buğday tanesinin oğulcuğunda, kabuğunda ve kabuk altında toplanmıştır. Tanenin merkezinde ise sadece "derin uyku halindeki" nişasta vardır. Buğday ıslatıldığında, su, enzimleri eriterek, mikroelementleri ve vitaminleri canlandırır ve nişastaya akıtır. Enzimler nişastayı hafif şekere çevirerek, oğulcuğa gönderir. Oğulcuk harekete geçer, filiz çıkarır ve hayat başlar. Enzimlerin buğday kabuğunun içinde hapsedilmesi ve nişastanın uyku halinde tutulmasının hikmeti enzimlerin nişasta ile karışmaması, buğdayın zamanından önce filizlenmemesi ve yıllarca, hatta bin yıllarca bozulmadan saklı kalabilmesi içindir. Demek ki, buğdaydan un yaparken, kabuklan (kepeği) eleyerek atmak ve sadece ağır ölü nişastayı un olarak kullanmak cahillikten başka bir şey değildir. Peygamberimiz (s.a.v.) buna asla izin vermezlerdi. Sehl İbni Sa'd radiyallahu anh: "Resulullah aleyhissalatu vesselam vefat edinceye kadar, beyaz ekmek görmedim, elek görmedim" demiştir.

Beyaz undan yapılan ekmeklerin hazmı ağırdır, kanın asidini yükseltir, safra, böbrek ve mesanede taş toplanmasına, kılcal ve toplardamarlarda tıkanıklıklara sebep olur. Taze mayalı ekmek ise bağırsakta B vitamininin üretimini yapan mikroplan pasifize eder. B vitamini eksik o!an vücut, sinirsel dengesizliğe ve kansızlığa maruz kalır. Sıcak olarak yenen mayalı ekmek bir çok hastalığın, ayrıca, bağırsak kurtlarının oluşması için yeterli bir sebeptir. Mayalı ekmek piştikten en az 3 saat sonra yenmelidir. Fakat mayasız yufka veya doğal mayalı hamurdan yapılmış tandır çörekleri bazen sıcak da yenebilir.

Vücuda hayat veren ekmekler amarant veya nişasta buğdayı gibi eski buğdayın ince, kepekli ve taze unundan Ömer otu (şerbetçi otu) veya nohut mayası gibi doğal mayalarla tandırda pişirilen ekmeklerdir. Böyle bir ekmek hamurturuşla da yapılabilir. Hazır hamurdan bir parça alınarak bir sonraki ekmek yapılıncaya kadar saklanır. Tekrar hamur yapılacağı zaman maya olarak bu parça kullanılır. Bu hamurdan da bir parça saklanarak tekrar ekmek yapana kadar bekletilir. Hamurturuşla yapılan hamur geç kabarır. Örneğin, hamurturuş, hamura akşam konduğu taktirde, hamur ancak ertesi sabaha kabaracaktır. Ekmeğin hazmını kolaylaştırmak için, hamura tercihinize göre çörek otu, zencefil, anason, keten tohumu, kakule, dereotu tohumu, üzerine de susam ekleyebilirsiniz. Ekmek yapımında birçok farklı un birbirine karıştırılmamalıdır, çünkü bu, ekmeğin hazmını ağırlaştırır (buğday unu, çavdar veya arpa ile karıştırılabilir). Buğday ekmeğini arka arkaya 2 günden fazla yememek, çavdar, pirinç, arpa, yulaf unundan yapılan ekmekler ile dönüşümlü yemek gerekir. Ekmek, yağla, balla, reçelle ve yağlı sebze yemekleriyle yenebilir. Ancak et, balık, tahıl ve süt gibi yiyeceklerle yenen ekmeğin hazmı ağır ve sıhhate zararlı olur.

Büyüklerimiz buğday ya da arpa ununu su, yağ ve bal ile karıştırarak, küçük ekmekler yapar ve açık havada kurutarak yerlerdi. Böylece, başka yemeklere ihtiyaç duymadan sağlıklı bir şekilde 100 yıldan fazla yaşamışlardır. Ancak bugün eski buğday türleri, arpa, çavdar, kara buğday artık tarihe karışmıştır. Bunların yerini genetiği değiştirilmiş ve terminatör gen ile silahlandırılmış yeni tahıl türleri almıştır. Terminatör gen eklenen buğdaydan ertesi sene için tohum almak mümkün değildir.

Genetiği değiştirilmiş buğdaylar, (tip 405-550 gibi) yüksek miktarda yapışkan albümin içerdiği için, hazmı ağırdır (bilhassa kan gurubu "O" olanlar için). Bu tür buğday ürünlerini yalnızca bütün tahılları çok iyi hazmedebilen kan grubu "A" ve "AB" olanlar hazmedebilirler. Kan grubu "B" olanlar bu buğday ürünlerini hazımda zorlanırlar. Kan grubu "0" olanlarda, buğdayın yapışkan albümini mide zarını aynen soyar gibi etkiler, mide asidinin yükselmesine, gastrit, ülser,

H. Pylori enfeksiyonuna, damar tıkanıklığı ve ateşli hastalıklara, kandaki PH dengesizliğine, alerji, romatizma, mantar, astım ve deri hastalıklarına neden olabilir. Un için kullanılan katkı maddeleri ve ekmek yapımında kullanılan genetiği değiştirilmiş maya, ekmeğin zararını daha da arttırır.

        Unda kullanılan katkı maddeleri:

  • Yapışmayı önleyiciler: Oxysterin, Oleic asit, Gliserin (yağlardan elde edilir), Amylase (domuz midesi, küf mantarı veya GM bakterilerden elde edilir), Cystein/Cystin (insan, domuz ya da at kılından veya GM bakterilerden elde edilir).
  • Beyazlatıcı ve nem tutucular: E171 (Titanyumdioksit), E173 (Alüminyum kaynaklı katkı).
  • Koruyucular: Ascorbikasit, tuz.
  • Kabartıcı: Sodyum karbonat.
  • Sıkıştırıcı: Kalsiyum karbonat-tebeşir.
    ("Katkı maddeleri" bölümüne bakınız.)

    Et

Her hayvanın genci, erkeği, siyahı ve yağlısının omuz, sırt ve kemiğe sarılmış eti daha lezzetli, daha hafiftir. Her hayvanın sağ yanındaki et sol yanındakine nazaran daha lezzetlidir. Kırmızı koyunun eti siyah koyunun eti kadar lezzetli, hazmı ise daha kolaydır. Beyaz koyunun eti hafif, gri koyunun eti ağırdır. Bir yaşındaki siyah, yağlı ve erkek keçinin eti lezzetli ve hafiftir. Kuzu, oğlak ve buzağı eti en iyi ve en hafif etlerdir. Oğlak eti, kuzu etinden daha kolay hazmedilir ve daha az kalıntı bırakır. Kurutulmuş etin hazmı ağırdır, fakat buzdolabında beklemiş etten daha iyidir. Peygamber efendimizin at eti yemeye izin verdiği, fakat eşek etini yasakladığı sabittir.

Allahü Teala, En'am suresi, 146. Ayet'te "Yahudilere tırnaklı hayvanların hepsini haram kıldık. Sığır ve koyunların ise, sırtında veya bağırsaklarında bulunanlar, ya da kemiklerine karışanlar dışındaki iç yağlarını (yine) onlara haram kıldık" buyuruyor. Onlara kırmızı et yasaklandığına göre, eti hazmedebilme kabiliyeti de kısıtlanmış veya kaldırılmış olmalıdır. Bilim adamlarının yaptığı son araştırmalar bunu tasdik ediyor. Gerçekten kırmızı eti hazmetmekte zorlanan veya tam hazmedemeyen bir gurup insan vardır ki bunlar kan gurubu "A" olanlardır. Onların midesi etin hazmını sağlayan asidi o kadar az üretir ki, kırmızı eti parçalayamaz. Türk nüfusunun büyük çoğunluğunun (bilhassa Karadeniz ve Ege bölgesinde yaşayanlar) kan 60 gurubu "A"dır. İlginç olan, Karadenizlilerin çoğu dana iç yağı kullanır fakat eti sevmezler.

Peygamberimiz (sav.): "Sığır ve dana eti devamlı yenilecek olursa: Alaca (vitiligo), sedef (psoriazis), cüzzam (lepra), fil hastalığı ve daha birçok hastalıkları meydana getirir" buyurmuştur.

Bu ayet ve hadisten ve yapılan bilimsel araştırmalardan anlaşılıyor ki midesi az asit üretenler (kan grubu "A") bu eti hazmedemez, sadece çürütür. Çürümüş et kalıntıları kılcal damarları tıkar, kanser, cüzzam, sedef, vitiligo, varis ve fil hastalığı gibi hastalıklara yol açar. Bu sebeple kan grubu "A" olanların tavuk, hindi, keklik, oğlak ve kuzu eti gibi daha az mide asidiyle parçalanan etler ve balık tüketmesi gerekir.

Bütün yabani etlerin en güzeli ceylan yavrusu eti ve tavşan etidir. Tavşan eti idrarı artırır, böbrek ve mesanedeki taşları parçalar (özellikle "B" ve "AB" kan gurubu taşıyıcıları için faydalıdır).

Dana eti insan tabiatına sertlik, koyun eti ise yumuşaklık verir. İnek, keçi ve deve etinin hazmı zordur. Bu tür etleri, midesi çok asit üretenler (kan grubu "O" ve "B" olanların midesi) kolaylıkla hazmeder.

Kurban eti insan vücudu için mükemmel bir temizleyici niteliğindedir.

Yiyene ishal yapabilir, ateşi yükseltebilir ve eklemleri şişirebilir. Bu, kurban etinin tesiriyle oluşan, iyileşme belirtileridir. Kesildikten üç gün sonra et kurban eti olma özelliğini, şifa özelliğini kaybetmeye başlar. Belki bu sebepten Peygamberimiz (s.a.v.) ilk önce kurban etini 3 günden fazla sakla-mamayı emretmiş, daha sonra 3 günden fazla saklamaya izin vermiştir.

Et, işitme ve görme duyusunu geliştirir, aklı ve vücudu güçlendirir.

Közde, fırında pişirilmiş et, kaynatılarak pişirilmiş etten daha kuru olur. Onu çiğ yeşil sebze ile yemek gerekir. Biber, defne veya ardıç yaprağı, sarımsak, soğan, zencefil, kekik, kimyon ile pişirilmiş etin sıfatı baharatların sıfatlarıyla zenginleşir. Eti ekmekle değil, yeşil yapraklı sebzelerle yemek gerekir. Bu etin hazmını kolaylaştırır ve eti hazmedemeyenler için zararını azaltır. Bir hayvanın eti diğerinin eti ile veya bir hayvanın eti, diğer hayvanın yağı ile karıştırılmamalıdır. (Sebep "Süt" bölümünde anlatılmıştır.) Etli yemek yapılacağı zaman, bu yemeği o etin yağında pişirmek en iyisidir, çünkü et ve etin yağı birlikte kolay hazmedilir. Et, kendi yağından başka, hayvanı veya bitkisel yağı özümsemez. Hayvansal yağ da etsiz kolay sindirilemez.

Sosis, salam, pastırma, sucuk gibi işlenmiş et ürünlerini ise, en az iki sebepten dolayı yemek mümkün değildir. Birincisi, bu ürünlerde farklı hayvanların eti ve yağı karıştırılıp kullanıldığı için,-ikincisi, bütün işlenmiş et ürünlerinde katkı maddesi olarak sodyum nitrit ve sodyum sülfit kullanıldığı için. ("Katkı maddeleri" bölümüne bakınız.)

Hayvanın yağı, özellikle iç yağı ve koyunun kuyruk yağı, yemeklerde ve ilaç yapımında, kemikleri ise şifalı çorbalar hazırlamak için kullanılır. Sonbahar ve kış mevsiminde et yemek, ilkbahar ve yaz mevsiminde ise etten sakınmak sağlığa daha uygundur. Sağlıklı insan haftada 1-23, hatta 5 defa et yiyebilir. Peygamberimiz Aleyhisselam "Şüphesiz et, yemeklerin efendisidir" buyurmuştur. Ancak Peygamberimiz Aleyhisselam'ın "Devamlı et yemek ve et çorbasına devam etmek sıkıntı verir, kalbi katılaştırır" buyurduğu da malumdur.

Etin cinsiyle beraber hayvanın nasıl kesildiği de son derece önemlidir. "Allah, size ölü hayvanı, kanı, domuz etini ve Allah'tan başkası adına kesileni haram kıldı". Bakara Suresi 173

Allah (c.c.) bu yasağı Kur'an-ı Kerim'de birkaç yerde tekrarlamaktadır. Elektroşok verilerek kesilen hayvanın eti ölü hayvanın eti gibidir, sadece detaylar farklıdır. Bu şekilde kesilen etin zararını anlamak için şöyle bir misal verilebilir:

Mükemmel donanımlı bir şehir düşünün. Şehrin savunma sistemi çok güçlü tek bir bilgisayarla yönetiliyor. Binlerce hatta milyonlarca kimyasal, biyolojik, çeşitli toksinler üretebilen, genetik mutasyonlara uğratabilen ve aklınıza gelebilecek her çeşit silah bu bilgisayara bağlı. Bu şehri işgal etmek isteyen akıllı birisi, savunma sisteminin merkezi olan bilgisayar ile savunma aletleri arasındaki bağlantıyı keserek şehre hiçbir zarar vermeden şehri, bütün güzellikleriyle olduğu gibi alır ve kullanır. Ancak akılsız birisi direkt bilgisayarı bombalamaya başlar. Bilgisayar bozulur ve buna bağlı silahlar kontrolsüzce şehir halkını ve yerleşim alanlarını tahrip eder. Halk zehirlenerek, şişerek, delirerek ölür veya yaralanır, yerleşim yerleri de harap olur. İşgal edicilerin elinde kokuşmuş, harap olmuş, sağlığı tehdit eden leş dolu bir şehir kalır.

Bu misalde bilgisayarın bağlantısını kesenler doğru davrananlardır, yani beyne giden ana damar ve sinirlerin bağlantısını kesme suretiyle hayvanın kanını akıtanlardır. Bu durumda beyin bir anda kansız kalarak bayılır ve hiçbir tepki vermez. Fakat bütün kan dışarı atılana kadar kalp çalışmaya devam eder ve böylece hayvanın eti kanda dolaşan ve eti zehirleyen tüm maddelerden temizlenir. Elektroşok ile bayıltıldıktan sonra kesilen hayvanın etine gelince. Elektroşok hayvanın kalbini durdurur veya korkunç bir aritmiye uğratır,- fakat beyin çalışmaya devam eder ve bedeni savunmak için yüksek miktarda, farklı hormon ürettirir. Kan hareketsiz olduğu için içinde bulunan toksinleri, hormonları, atıkları, mikroplan, kokuşmuş gazları kemiklerde ve eklemlerde bırakır, etlere sızdırır. Et de leş sıfatlarına bürünür.

Yukarıda gördüğümüz gibi Allah (c.c.) kırmızı eti sadece yahudilere yasakladı, ancak ölü hayvanın etini, kanı ve domuz etini tüm insanlara yasakladı. Bilim adamlarının yaptığı araştırmalar sonucunda hiçbir insan topluluğunda domuz eti için hazım sistemi olmadığı ortaya çıktı.

Her hayvanın sindirim sistemi her birine özel olarak verilen rızka uygun yaratılmıştır. Bu sebepten ötürü hayvanlar sadece onlara özel rızıkları hazmedebilirler. Doğal beslenen hayvan sağlıklıdır, onun eti, yağı, kemikleri temizdir. Fakat çağımızda hayvanlar fabrikalarda hazırlanan ve hormon, antibiyotik, GM bakteriler ile üretilmiş protein, vitamin ve diğer GM bazlı katkı içeren yemlerle ve genetiği değiştirilmiş ürünlerle beslenmektedir. Hatta, yem olarak, bayat, bozuk, ve karışık yemek artıkları, tarihi geçmiş cips, bisküvi, kek, şeker ve benzeri şeyler marketlerden toplanarak verilmektedir. Neticede insan gibi hastalanan hayvan, tıpkı insan gibi ağır ilaç tedavisi görmeye başlar. Ve bu hayvanın eti, yağı, kemikleri yukarıda anlattığımız faydalardan yoksun kalır, hatta sağlık için tehdit oluşturur. Bu nedenle et alırken, özellikle kemik, yağ, karaciğer, böbrek, kalp ve beyin tüketirken, bunlardan henüz etkilenmemiş genç hayvanların etini tercih etmek gerekir.

2007 yılının baharında, ilk defa klonlanmış hayvanların eti ve sütü ABD marketlerinin raflarında yerlerini almıştır. Bu hayvanların etleri ve sütleri uzun zamandan beri bazı üçüncü dünya ülkelerinde ucuz ürün olarak satılmaktaydı. Klonlanmış inek, domuz ve keçiler konusunda yetkililerin savunduğu tez, bu hayvanlardan elde edilen ürünlerin, her gün tükettiğimiz normal ürünlerle aynı kalitede olduğu ve hiç bir zararının olmadığı yönündedir. Bu da klonlanmış etin market raflarında yerini almasında hiç bir sakıncanın görülmediği anlamını taşımaktadır. Üstelik bilim adamları bu tip ürünlerin ambalajlarında hangi yolla elde edildiklerini bildiren etiketlere gerek olmadığını da düşünüyor.

Klonlanmış hayvanlar üzerinde çalışan bilim adamları insanların yıllardan beri renklendirici, aroma, tatlandırıcı, et yerine GM soya kıyması gibi yapay gıda tüketmeye alıştığını ve sentetik yiyeceklerin insanlara hiçbir zarar vermediğini iddia ediyor. Fakat sonuçları tam araştırılmadığı için bu ürünlerin vereceği maddi zarar henüz belli değildir. Ancak manevi zararı açıktır. Nisa suresi, 118-119 Ayet'te anlatılan usulle yetiştirilen hayvanların eti ve sütü muhakkak haramdır. ("GMO" bölümüne bakınız.)

Tavuk

Horozun iyisi henüz ötmeyeni, tavuğun ise yumurtlama dönemine ulaşmayanıdır. Kekik, kimyon, karanfil ve dereotu ile pişirilen horoz eti eklem ağrısına, gaza, mide ve bağırsak iltihaplarına iyi gelir. Tavuk eti aklı güçlendirir, meniyi artırır. Doğal beslenen tavuğun yağı ve suyu yemekler için kullanılabilir. Ancak hormon, antibiyotik, vitamin ve diğer kimyasal ilaçlarla ve hazır, katkılı yemlerle yetiştirilen tavuğun etini, yumurtasını ve yağını kullanmak doğru değildir. Doğal da olsa, tavuk etinin hazmında ve emiliminde zorlanan bir grup insan vardır ki bunlar kan grubu "B" ve "AB" olanlardır. Tavuk etinde onlar için zararlı bir protein bulunmaktadır. Bu protein bağışıklık sistemini zayıflatır ve hastalıkları tetikler.

Yumurta

Taze doğal yumurtanın beyazı çiğ olarak içildiğinde zehirlenmeye, ses kalınlığına ve kısılmasına iyi gelir. Protein, doymamış yağ ve mineral kaynağı olan yumurtayı herkes tüketebilir. Yapılan çalışmalar, taze yumurtanın kalp hastalıkları ve yüksek kolesterolle ilişkisi olmadığını ortaya çıkarmıştır.

En iyi yumurta doğal beslenen tavuğun, yumurtlama dönemi başında yumurtladığı ve 1-3 günlük taze yumurtadır.

Haftada bir-iki defa yumurta yemek yeterlidir. Fakat yumurta sevenler haftada üç-beş defa taze doğal yumurta yiyebilirler. Taze yumurtayı çiğ olarak, veya yağ içinde yarı pişirerek, veya 3 dakika kaynatarak yemek faydalıdır. 5 dakika kaynatarak da yenebilir. Bu şekilde yenen yumurta alerji yapmaz. Fakat 5 dakikadan fazla kaynatılan veya 10 günden daha bayat olan yumurta zararlıdır. Unlu gıda mamulleri ve bisküvilerdeki yumurta tozu yani bayat yumurta, pastörize edilmiş yumurtalar ve buzdolabında aylarca beklemiş yumurtaların proteinleri kan dolaşımına geçerek, ağır zehir gibi çalışmaya başlar, böbrekleri olumsuz etkiler ve vücut ona karşı şiddetli alerjiyle tepki verir.

Yumurtanın tazeliği şu şekilde tespit edilir:

Bir kabın içine tuzlu su doldurup yumurta suya bırakılırsa taze yumurta kabın dibinde yatay halde durur. Yumurta kabın içinde dik dursa, orta tazeliktedir. Ancak suyun üzerinde yüzen yumurta bozulmuş demektir.

Taze yumurta kırıldığı zaman yumurta akı saydamdır, sarısı dağılmamış esnek ve kubbelidir.

Bayat yumurtaların hava boşluğu büyümüş ve içi bozulmuştur, sallandığı zaman ses çıkarır.

Tavuk yemi: Bugün tavuk yemi genetik yapısı değiştirilmiş mısır, soya ve buğday gibi tarımsal ürünlerden üretilmektedir. Tavuk yemine GM mikroplar ile üretilmiş protein, vitamin, enzim, hormon ve antibiyotikler, bozulmayı önleyiciler (formaldehit ve nitrat-nitritler gibi) ve pek çok katkı maddesi eklenir. Yumurta sarısının daha sarı, kabuğunun renkli olması için, yeme renklendirici E161 (Xanthophyl) de eklenir. Xanthophyl üzerine araştırmalar yetersizdir ve etkisi bilinmemektedir. Ancak tavuğun yağında ve yumurtada bu maddeye rastlanmıştır. ("Katkı maddeleri" bölümüne bakınız.)

Yağlar

İnsan vücudunun yağa ihtiyacı vardır: Bütün hücre duvarları yağ içerir. Yağ, iç deri altında, organların ve kasların çevresinde toplanarak depolanır ve onları dışarıdan gelen tehlikelerden korur. Vücut ısısını ve su kaybını kontrol altında tutar. Deri altındaki yağ, deriye esneklik ve güzellik verir, yara ve iltihaplanmalardan korur. Saçları, kılları, deriyi yumuşatır ve parlatır. Yağda eriyen vitaminleri ve besleyici maddeleri taşır, emilimine yardım eder. Mideyi yavaş terk ettiğinden doygunluk hissi verir.

Omega-3 ve Omega-6 çoklu doymamış yağlar, hücre zarlarının yapısı, hücre büyümesi ve bölünmesi, kanın pıhtılaşması, kan basıncı ve kolesterol seviyesinin dengelenmesinde,- damarlarda kan pıhtılaşması ve yağ birikmesinin önlenmesinde, damarlardaki hasarların azaltılması ve düzeltilmesinde ve bağışıklık sisteminin çalışmasında yardımcı olur.

Omega yağların ideal kaynaklan zeytinyağı, ceviz ve ceviz yağı, keten tohumu ve yağı, yağlı balık, taze köy yumurtası, semizotu ve tohumu, ısırganotu ve tohumu ve bütün yeşil yapraklı sebzelerdir.

Soya yağı ve ayçiçek yağı da omega yağlan açısından zengindirler fakat artık bu sınıf yağlar kategorisinden çıkmış durumdadırlar. Çünkü soya yağı ve ayçiçek yağı üretiminde sadece GM tohumu kullanılmaktadır.

GM mısır, GM ayçiçek ve pek çok GM tohumdan elde edilen sıvı yağlar, hidrojenize edilmemiş dahi olsalar, sindirilemezler. Çünkü tabiatta mevcut olmayan, yaratılmamış yiyecek için sindirim sistemi de yaratılmamıştır. ("GMO" bölümüne bakınız.)

Bitkisel yağlar eskiden soğuk sıkıştırma işlemi ile çekirdeklerden ve tohumlardan elde edilirdi.

Bugün ise yağ ekstraksiyonu sıkıştırma makinelerinde, 110°C ısı, toksik kimyasal yağ çözücüler ve yüksek basınçla yapılır.

Uygulanan bu ısı, basınç ve kimyasal çözücüler, doymamış yağ asitlerinin karbon bağlarını koparır, serbest radikaller oluşturur ve serbest radikallerden korumakla görevli olan E vitaminini ortadan kaldırır. Bu işlemden geçen keten tohumu yağı, ayçiçek yağı ve mısırözü yağı gibi bitkisel yağlar kanser, şeker hastalığı, karaciğer hastalıkları ve beyin rahatsızlıklarına yol açabilir. Ekstraksiyondan sonra bazı yağlara hidrojenleştirme işlemleri yapılır. Margarinler, hidrojenize bitkisel yağlar ve kısmen hidrojenize bitkisel yağlar bu gruba girerler.

Hidrojenize edilmiş sıvı yağlar

Ayçiçek yağı, mısır yağı, pamuk yağı gibi yağlar yanma derecesini yükseltmek, yağı dayanıklı hale getirmek ve yağın raf ömrünü uzatmak için hidrojenize edilir. Hidrojenize etmek, sıvı yağların moleküler yapısına yüksek basınç ortamında, katalizör ile hidrojen atomları ekleyerek, sıvı yağların kimyasal formülünü değiştirmektir. Yağlar doğal bile olsalar bu işlemden sonra yiyecek özelliğinden çıkarlar. 1940'lardan bu yana yapılan araştırmaların da gösterdiği gibi hidrojenleştirme sonucu elde edilen bu yağlar kanser, kalp ve damar hastalıkları, diyabet, obezite, yüksek kolesterol ve bağışıklık sistemi hastalıklarına kadar uzanan birçok sağlık probleminin kaynağıdır.

Margarin üretilirken ayçiçek, soya, hurma ve pamuk yağı gibi farklı bitkisel yağlar birbiriyle karıştırılır ve nikel katalizör ile hidrojenize edilir. Bu arada yağda eriyebilen gliserol ve lesitin (Domuz gliserol ve lesitini olabilir) gibi emülgatörler, A, D, E vitaminleri ve ayrıca margarine tad ve kokusunu veren tereyağı aroması, zeytin aroması gibi doğala özdeş aromalar eklenir. Sitrik asit, laktik asit, potasyum sorbat gibi çeşitli koruyucu maddeler, su, yağsız süt tozu, tuz katılır ve karıştırılır. Bu işlem sonucu elde edilen margarinin kimyasal yapısı ile plastiğin kimyasal yapısı arasında sadece 1 molekül farkı vardır. Sentetik madde sıfatlan taşıyan margarini, insan veya hayvan sindirim sisteminin hazmetmesi imkansızdır.

• Genetiği değiştirilmiş tohumlardan elde edilen yağlar, hidrojenize edilmiş sıvı yağlar ve margarin

* Hazmedilemez ve vücutta birikir.

• Karaciğeri bozar, sivilceleri çoğaltır.

Kötü kolesterolü yükseltir, iyi kolesterolü düşürür,

Kılcal damarlarda sert tıkanıklıklar oluşturur, damarlarda birikir, damarları daraltır ve tıkar. -

Kan basıncının yükselmesine sebep olur.

Atheroskleroz ve koroner kalp hastalığı ve kanser riskini beş katına çıkarır. ,

Anne sütünü azaltır ve kalitesini düşürür.

  • Bağışıklık sistemini zayıflatır.
  • İnsülin aktivitesini düşürerek kandaki şekerin yükselmesine sebep olur.

Kızartıldıktan sonra bekletilen yağda ya da işlenmiş gıdalardaki yağda, yağ oksidasyonu ile toksik özellikte peroksitler ve serbest radikaller oluşabilir ki bu daha büyük tehlikelere yol açar. Bu nedenden kavrulmuş ve bekletilmiş kuruyemiş, cips, bisküvi, yağda kızartılmış ve bekletilmiş hazır yiyecekler ve bir defadan fazla kızartmada kullanılan yağları tüketmemek gerekir. Kuruyemiş, kavrulur kavrulmaz, patates kızartması ise hiç olmazsa, kullanılmamış yağda kızartılarak beklemeden yenmelidir.

Doğal bitkisel yağları da pişirme sırasında serbest radikaller oluşturduğu için, çiğ olarak kullanmak gerekir.

Hayvani yağlar yani doymuş yağlar ise sanıldığı kadar tehlikeli değildir. Eti kendi yağı ile pişirmek ve yemek etin daha kolay hazmedilmesini sağlar. Et kendi yağından başka bir yağı özümsemez. Hayvan iç yağı ve kuyruk yağı da etsiz kolay hazmedilemez. Kan grubu "O", "B" ve "AB" olanlar, doğal beslenen hayvanların yağını eti ile birlikte rahatlıkla kullanabilirler. Fakat, hayvani yağı hazmedemeyen "A" grubu taşıyıcıları, hayvani iç yağı sadece ilaçlar için ve ara sıra yemekler için kullanabilirler (karalahana yemeği için kullanılan inek iç yağı gibi).

Beynimizin yaklaşık %60'ı yağ asitlerinden oluşur. Bunun yarısı doymamış yağ asitleri, diğer yarısı da doymuş yağ asitleridir.

Doymuş yağlar, hücre zarının yüzde 50'sini oluşturur ve hücre metabolizmasında önemli rol alır.

Kalsiyum mineralinin kemiklere taşınmasını, karaciğerin toksinlerden korunmasını sağlarlar ve iyi kolesterol (HDL) miktarını arttırırlar. Sindirim sistemi organlarını zararlı bakterilere karşı savunur, bağışıklık sistemini kuvvetlendirirler.

Doymuş yağlar ısıtma ve pişirme işlemlerinde bozulmazlar. Onun için kızartma ve kavurma işlemini bu yağlarda yapmak daha doğrudur.

Ancak, doğal beslenmeyen hayvanların yağı zararlıdır. Çünkü hayvan vücudu da tıpkı insan vücudu gibi yetersiz hazımdan sonra oluşan kalıntı ve zehirleri yağda depolar.

Sıhhatli insanın haftada 2-3 defa yağ yemesi yeterli olabilir. Yağ tüketilmezse de vücut kendi yağını üretir. Fakat Peygamber Efendimiz (s.a.v.) "40 güne kadar et ve yağlı yememeye devam etmek, ahlakı bozar, tabiatı değiştirir", buyuruyor. 40 günde bir defa, hatta haftada iki-üç defa yağ yiyen sağlıklı insanlar için, yağın hayvansal ya da bitkisel olması önem taşımaz. Fakat her gün yağ yiyenler, hayvani yağları değil, zeytinyağını tercih etmelidir.

Fazla ve zararlı yağ damarlarda küçük kütleler oluşturur. Bu kütleler kanla dolaşırken, kolesterolle kaplanmaya başlar (poşetlenir) ve derinin yağ bezlerine gönderilir, oradan sivilce ve çıbanlar şeklinde deri üzerine çıkar. Kandaki fazla yağın sivilce ve çıbanlar şeklinde vücuttan atılması en zararsız yoldur. Bundan daha kötüsü, kandaki fazla yağın "kolesterollü poşetler" halinde damarların duvarlarına yapışarak, kireçle kaplanmasıdır. Böylece çimentolaşmış damar çeperleri sertleşir, kalınlaşır. Neticede, damarlar daralarak, kan akımı yavaşlar, kan koyulaşır ve mecburen tansiyon yükselir. Kan, daralan damarlardan organlara yeterli miktarda ulaşamaz hale gelir,- organlar oksijenden ve zaruri besinlerden mahrum kalarak zayıflar. Damarın tıkandığı yerde damar patlaması veya nekroz yani doku ölümü oluşur. Nekrozun meydana geldiği bölgede ise kanama, yara, iltihaplanma ve sertleşme olur.

Yüksek kolesterolden kurtulmak için, kolesterolü ilaçla düşürmek yerine, iyileşinceye kadar sadece zeytinyağı yemek, beslenmeyi düzeltmek, sarımsaklı ilaç içmek ve karaciğeri temizlemek gerekir.

 

DOĞAL İLAÇLAR

 

"Allah Teala Hazretleri hastalığı da ilacı da indirmiştir. Ve her hastalığa bir ilaç var etmiştir. Öyleyse tedavi olun. Ancak haram olan şeyle tedavi olmayın."

Hadîs-i Şerif

Tabib Allah Teala'dır. Her ne kadar sen, başkalarının bulduğu bazı ilaçlarla tedavi etsen de.

Hadis-i Şerif

"Ölüm dışında hiçbir hastalık yoktur ki çörek otunda onun için bir deva bulunmasın."

Hadis-i Şerif

Acı kavun Echallium elalerium

(Cırtatan kavunu, Ebu Cehil kavunu, Çakal kavunu, Eşek hıyarı)

Kabuk ve çekirdekleri çok zehirlidir. Asıl kullanılacak kısmı ise, suyu ve etli kısmıdır. Olgunlaşmamış, daha yeşil iken toplanırsa, zehirli, ishal edici ve kusturucudur. Kurutulmuş ve öğütülmüş kabuğun 1 gramı, tohumunun yarım gramı, ya da kökünün 1 gramı yutulursa, öldürücü olabilir. Bir dal üzerinde bir tane bulunursa, daha da zehirli olur. Zehirleyici maddesini zayıflatmak için bal veya şeker ile karıştırılmalıdır. Hem tazesi hem kurusu ilaç olarak kullanılabilir. Acı kavunun suyu, meyvesi (çekirdeksiz), yaprakları ve kökü kurutulur ve saklanır. Acı kavun suyu, yapraklarının suyundan daha kuvvetlidir. Sararmış ve olgunlaşmış acı kavunlar en iyisidir. Acı kavunun suyu mükemmel bir temizleyici ve eritici olup, derin tabakalarda depolanan ve yıllarca saklanan fazlalıkları ve zararlı maddeleri söküp dışarı atar. Felce, kaşıntıya, karaciğer hastalıklarına, hatta siroza, böbrek ve mesane hastalıklarına, romatizma, gut ve kadın hastalıklarına çok iyi gelir. Kan ve safrayı inceltir,- baş ağrısını ve migreni geçirir. Yılan ve akrep sokmasına karşı panzehirdir. Fakat hamilelerin kullanması önerilmez çünkü ceninin düşmesine sebep olur.

Acı kavun ağız yoluyla, vajinaya koyularak, kulağa damlatarak, buruna çekilerek veya

cilde sürülerek kullanılır:

2/3 oranında zeytinyağı, 1/3 oranında acı kavun suyu karıştırılıp kısık ateşte acı kavun suyu buharlaşana kadar kaynatılır. Bu yağdan kulağa 3-5 damla damlatılırsa, kulak ağrılarına ve çınlamasına iyi gelir.

50 gr. taze acı kavun kökü ince kesilir ve 500 gr. su ile kısık ateşte 5 dakika kaynatılır. 15 dakika beklettikten sonra süzülür ve bir çorba kaşığı bal ile karıştırılır. Her gün bu suyun 150 gramı gün boyu yudum yudum içilirse hepatit ve siroz hastalığına, ağrı-sızıya, kan pıhtılaşmasına, fil hastalığına çok iyi gelir.

Acı kavunun içi boşaltılır, içine bal doldurulur. Üstünü kapatacak kadar su konarak kısık ateşte 15 dakika kaynatılır. 7-10 gün boyunca, 3 taneden başlayıp artırarak her gün 5 tane aralıklarla yenirse, ruh hastalıklarına ve saraya iyi gelir.

Acı kavun ve sirke yarı yarıya kaynatılıp gargara yapılırsa, diş ağrısını azaltır, diş etlerini kuvvetlendirir, diş çekimini kolaylaştırır.

14 gün boyunca her gün 5 tane acı kavun yaprağı 1 bardak su ile kısık ateşte 3 dakika kaynatılır. Soğuyunca bal veya şekerle tatlandırılıp yudum yudum içilse veya hergün cilde 6-10 tane acı kavunun suyu sürülüp ovuşturulsa sinir, eklem, siyatik, gut ve kulunç ağrılarına, böbrek ve idrar yollarına iyi gelir. Fil hastalığı ve cüzzamın ilerlemesini durdurur.

Acı kavun yaprakları dövülür, ateşli şişliklere sarılır ve üzeri yağlı kağıt ile kapatılarak sabitleştirilir ve 5-6 saat bekletilirse şişlikleri olgunlaştırıp çözer. Urlara uygulanırsa, urları küçültür. Ciltteki lekeleri giderir, felce ve yüz felcine çok iyi gelir.

Kurutulmuş acı kavunun kökü öğütülür ve arpa veya çavdar unu ile cıvık bir hamur yapılır. Bu hamur eklem ve göğüs şişliklerine sarılır, üzerine yağlı kağıt yapıştırılır ve bezle sabitleştirilip 12-24 saat bekletilir.

Acı kavunun 100 gr. kuru meyvesi alınır 500 gr. su ile (200 gr. su + 300 gr. doğal sirke karışımıyla daha da etkili olur) kısık ateşte 15 dakika kaynatılır ve biraz soğutularak süzülür. Daha sonra bu suyla bir bez ıslatılarak, ağrıyan eklemlere sarılır ve 4-5 saat bekletilir.

Acı kavun suyunun, su veya süt ile yarı yarıya karışımı avuç içine dökülür ve başı öne doğru eğik tutarak, genize kadar bir defa çekilir,- 3-4 saniye bekledikten sonra bırakılır. Yarım saat-4 saat sonra hapşırma ve şiddetli bir şekilde burun akıntısı başlayıp 1-3 gün sürebilir. Kronik olan baş ağrısını, migreni, sinüziti, beyin damarlarındaki tıkanıklığı ve kireçlenmeyi, ciltteki ve gözlerdeki sarılığı giderir.

Acı kavunun miktarı kişinin bünyesine göre değişir. Genelde, kan grubu "0" ve "B" olanlar acı kavuna çabuk ve şiddetli tepki verirler. Onlar acı kavun suyunun su veya süt ile yarı yarıya karışımını kullanabilirler. Akıntı başlar fakat yeterli miktarda değilse, 2/3 acı kavun suyu + 1/3 su karışımı,-bu da yeterli gelmezse 3/4 acı kavun suyu + 1/4 su karışımı denenebilir. Fakat kan grubu "A" olanların mizacı acı kavuna çok uygundur. Bu sebepten onlar başlangıçta 3/4 acı kavun suyu + 1/4 su karışımını sonra da saf acı kavun suyunu kullanabilirler.

Kan grubu "AB" olanlar ise çok farklı tepki gösterebilir. Onlar aynı sonuca ulaşmak için acı kavun miktarını birkaç defa deneyerek ve kademeli olarak yükselterek kullanmalıdırlar. En küçük dozdan (1/3 acı kavun suyu + 2/3 su) başlamalı ve bir-iki gün ara ile, etkili dozu bulana kadar denemeye devam etmeliler. Denemelerin arası mutlaka 1-2 gün olmalıdır.

1 çorba kaşığı ısırganotu tohumu + 1 çorba kaşığı hardal tohumu öğütülür. 1 çorba kaşığı yeni sıkılmış acı kavun suyu + 200 gr. bal ile iyice karıştırılır. Günde 2-3 defa 1 tatlı kaşığı yutulur. Mükemmel bir balgam söktürücüdür ve akciğerleri temizler.

Acı kavun yapraklarının suyu tülbentten süzülerek veya 1/3 acı kavun suyu + 2/3 su karışımı 1-2 damla kulaklara damlatılır. Kulakları temizleyip, ağrısını giderir. 1 tatlı kaşığı acı kavun suyu + 1 tatlı kaşığı bal + 2 tatlı kaşığı zeytinyağı karışımı şişmiş bademciklere sürülür.

T 1 çay kaşığı öğütülmüş çörekotu + 2 çay kaşığı taze sıkılmış acı kavun suyu + 1 çay kaşığı bal karışımı küçük bir bez parçasına sarılır ve uykudan önce vajinaya (rahim ağzına yakın) koyulur ve sabaha kadar bekletilir. Adet kanamalarını söktürür, rahmi temizler ve damarları açar. (Bu işlem hamilelere yapılmaz!)

T 30 gr. kuru veya 100 gr. taze acı kavun kökü ince kesilir, 1 litre su ile kısık ateşte 15 dakika kaynatılır ve süzülür. Sonra bu sudan 100 gr. alınır, 200 gr. bal şerbeti ile karıştırılarak gün boyunca yudum yudum içilir. Buna 3 gün devam edilir. Ardından 3 gün ara verildikten sonra bir defa daha 3 gün boyunca içilir. Bu işlem toplam 3 defa tekrarlanır. Bir ay sonra aynı aralıklarla tekrarlanır.

Veya

Kurutulmuş acı kavun kökü ince öğütülür, sabah-akşam birer silme çay kaşığı suyla yutulur. 3 gün devam ettikten sonra öğlen de aynı miktarda içmek üzere günde 3 defa alınmaya başlanır. İshal oluncaya kadar devam edilir. İshal olunca bırakılır ve ishal durduktan bir ay sonra tekrar başlanarak toplam 3-7 defa tekrarlanır.

Dalak hastalıklarına ve siroz hastalığına çok iyi gelir, ödemleri giderir. 1 litre su + 1 çorba kaşığı bal + 1 çorba kaşığı taze sıkılmış acı kavun suyu (kan grubu "A" olanlar 2 çorba kaşığı) + 1 çorba kaşığı taze sıkılmış taze zencefil + 2 çorba kaşığı taze sıkılmış kereviz yapraklarının suyu karıştırılır. Yudum yudum gün boyunca içilir. İdrarı ve adet kanamasını çoğaltır, böbrek ve karaciğeri temizler, balgamı söktürür. Acıkavun suyu, ağrıyan eklemlere ve her ağrıyan yere yedirilerek sürülür. Bu şekilde, günde 6 adet (kan grubu "A" olanlar 10 taneye kadar olabilir) acı kavun suyu kullanılabilir. Ağrı hemen azalır ve yok olur. Kusmak için 1 tatlı kaşığı acı kavun suyu + 1 tatlı kaşığı zeytinyağı karışımı dil dibine sürülür. Kusma sonucunda mide temizlenir ve kuvvetlenir. Kusmayı durdurmak için 1 çorba kaşığı zeytinyağı veya limon suyu içilir. Bütün omurgayı kaplayacak büyüklükte, uzun pamuklu bir bez acı kavun yağına batırılır, fazlası sıkılarak alınır. Ense kökünden kuyruk sokumuna kadar omurga üzerine yerleştirilir. Üzerine yağlı kağıt kapatılır ve sıkıca bantlanır. Daha sonra havlu konur ve sıkı bir fanila giyilir. Bu işlem akşam yatmadan önce yapılır ve sabaha kadar beklenir. Acı kavun yağı bütün organlara nüfuz eder, derin dokulardan toksinleri çekerek idrar, ishal, ter, burun ve geniz akıntısı ile dışarı atılmasını sağlar. Her türlü hastalıkta, özellikle MS, felç, alzheimer, romatizma, omurga hastalıklarında kullanılır. ' Acı kavun yağı hazırlama: Taze acı kavun meyveleri ortadan kesilerek çekirdekleri çıkartılır, 3 eşit gruba ayrılır. Birinci grup, tencereye sıkı sıkı yerleştirilir ve üzerini kapatacak kadar zeytinyağı dökülür. Buharlaşması bitinceye kadar kısık ateşte kaynatılır. Yağı süzülerek tekrar tencereye konur, ikinci grup acı kavun aynı yağın içinde aynı şekilde kaynatılır. Üçüncü grup için de aynı yağın içinde aynı işlem yapıldıktan sonra yağ süzülerek cam kavanozlara konur, ağzı kapatılarak gerektiğinde kullanılır. Uyan: Acı kavunun tohumu çok zehirli olduğu için kullanılmaz. Acı kavun suyu iç organlar için iyice süzülerek kullanılır. Bir seferde 1 gramdan fazla kurutulmuş acı kavun suyu balsız alındığında ölüme sebep olabilir. Kurutularak pestil haline getirilen acı kavun suyu 0,7 gr. kadar alınabilir.

    Anason Plmpinefla anisum

Böbrek, mesane, rahim, karaciğer ve dalak tıkanıklığını açar, ağrıları hafifletir, adet kanamasını, süt ve sperm üretimini arttırır, kasık ağrılarını ve vücuda herhangi bir şekilde alınan zehrin zararını giderir. Gaz çıkartmada çok etkilidir. Anason çayı baş ağrıları için çok faydalıdır. Görme keskinliğini arttırır.

 3 çorba kaşığı öğütülmüş anason 200 gr. zeytinyağı ile karıştırılır, 7 gün beklettikten sonra süzülür. Süzülmüş yağı 1 damla gül yağı veya sarımsak yağı ile karıştırılarak kulak hastalıkları için kullanılır.

1 bardak su içine 1 tatlı kaşığı anason eklenerek 3-5 dakika kaynatılır ve süzülerek küçük yudumlarla içilir.

1 çorba kaşığı anason 1 bardak kaynar su ile karıştırılır ve 1-1,5 saat demlenmeye bırakılır. Demlendikten sonra ikiye bölünür ve günde 1 defa aç karnına balla içilir.

Tane şeklindeki anason balla karıştırılarak (veya balsız) 1 çay kaşığı yenebilir. Öğütülmüş anason yemeklerin üzerine ekilir.  Anason, tane halinde ekmek hamuruna karıştırılırsa, ekmeğin hazmını kolaylaştırır.

  2 çorba kaşığı öğütülmüş anason + 1 çorba kaşığı öğütülmüş sinameki + 2 çorba kaşığı kişniş (koriander) + 1 çorba kaşığı pul biber + 1 baş dövülmüş sarımsak + 3-4 limon suyu + 150-200 gr. zeytinyağı karıştırılarak yemeklere veya ekmek üzerine sürülerek kullanılabilir (sinameki yerine çemen otu kullanılabilir). Kabızlığa ve hazma iyi gelir.

Anason üçüncü derecede ısıtıcı ve kurutucu olduğu için her gün kullanılmaz. 1-2 haftalık kürler halinde ve haftada 1-2 defa yemeklerde kullanılır.

     Armut Pinus communis

Güçlü antimikrobiyal ve idrar artırıcı özellikleri nedeniyle böbrek hastalıklarına karşı kullanılır. Kabızlığa çok iyi gelir, mideye kuvvet, kalbe ferahlık verir, çarpıntıyı keser, kanı temizler, nezleyi giderir, salgı bezlerinin normal çalışmasını sağlar.

Yabani armut, bahçe armudundan daha etkilidir.

    Arpa Hurdeum vulgare

Suda kaynatılarak elde edilen arpa suyu mesane, böbrek ve safra kesesi ağrılarına, karaciğer ve dalak hastalıklarına, göğüs hastalıklarına, nezleye, yüz sivilcelerine, raşitizm hastalığına, egzama, sedef ve uyuz kaşıntılarına iyi gelir. Ateşi düşürür, balgamı söker, ishali önler.

   Tohumluk (kabuklu) arpa 3-4 saat ıslatıldıktan sonra aynı suda 1,5-2 saat kaynatılır ve süzülür. Arpa suyu bal ile karıştırılır ve anne sütünden mahrum kalan çocuklara, halsiz yaşlılara, ameliyat geçirenlere verilir. Yukarıda sayılan hastalıklara ve ayrıca kalp hastalarına çok faydalıdır.

  Arpa samanı yarım saat düşük ateşte kaynatılarak içilir ve banyo esnasında küvete doldurulan suya katılırsa, böbrek ve mesane taşlarını düşürür. Arpa yerine aynı şekilde yulaf da kullanılabilir.

   Dövülmemiş arpa öğütülerek ılık su ile karıştırılır, 2-3 dakika kaynatılır, bal ve zencefil, veya muskat veya tarçın tozu eklenir. Kahvaltı veya akşam yemeği olarak yenir.

Resul-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.) elenmemiş arpa unundan pişen ekmeği yerdi ve bu ekmeğin tüm peygamberlerin ekmeği olduğunu söylerdi. Demek ki, arpanın derin bir sırrı vardır.

     Biberiye Rosmarinus officialis (Kuşdili)

Ağız, boğaz, mide enfeksiyonlarına ve hatta H.Pylori enfeksiyonuna, bağırsak, karaciğer ve safra kesesi enfeksiyonlarına, egzama, yüksek kolesterol, romatizma ve kansere karşı kuvvetli bir ilaçtır. Kanamaları durdurur, mide ve bağırsaklarda oluşan gazları söktürür, hazımsızlığı ve mide ekşimesini giderir, saç dökülmesini durdurur. Hafıza zayıflığı, sara, kalp çarpıntısı ve iktidarsızlığa, baş ağrılarına, siyatik ağrılarına, düşük ve yüksek tansiyona karşı etkilidir.

       Bir tatlı kaşığı biberiye 150 gr. kaynar su ile haşlanır. 15 dakika demlendikten sonra süzülür ve içilir. Bu şekilde demlenen biberiye günde 1-3 defa içilebilir.

        500 gr. doğal elma veya üzüm sirkesi 3 çorba kaşığı ince kıyılmış taze biberiye yaprağıyla veya 1 çorba kaşığı dövülmüş kuru yaprakla karıştırılır ve cam kavanoza koyularak ağzı kapatılır. Ara sıra çalkalanarak 10 gün bekletilir. 10 gün sonunda süzülerek yaprakları atılır. Günde bir defa 30 gr. biberiyeli sirke, 30 gr. su ile karıştırılarak içilir. Damar tıkanıklıklarına, yüksek kolesterole, egzamaya, aşırı adet kanamalarına çok iyi gelir. Egzamalı bölgelere sürmek üzere, sirke biberiye karışımı, keskinleştirmek için süzmeden kaynatılır ve su karıştırmadan kullanılır.

        Taze biberiye yaprağı, yemeklerin üzerine serpilerek veya yemekten sonra çiğnenerek de kullanılabilir. Hazmı kolaylaştırır, mide yanmasını geçirir.

Çimlenmiş Buğday ve Arpa

Bir miktar dövülmemiş buğday veya arpa, kırılmış olanlarından ayıklanarak yıkanır ve ıslatılır. Suda 3 saat beklettikten sonra suyu süzülerek üzerine ıslak bez kapatılır. Karanlık ve ılık bir yere konur. 24 saat sonra buğday (veya arpa) filizlenmeye başlar. Filizlenmiş buğday güzelce yıkanıp bal ile birlikte 2-3 çorba kaşığı yenir. Hiçbir şeyle karıştırılma dan, yemek yerine yenmelidir. Yemekten önce salataya eklenerek de yenebilir. Saçların güçlenmesini, çoğalmasını, parlamasını ve uzamasını sağlar. Adetleri düzenler, cildin rengini açar, sivilceleri yok eder, sı kıntılı olanları rahatlatır. Sinir hastalıklarına, bağırsaklara ve yaralara şifadır.

3-5 gün bekletildiğinde epeyce uzayan buğday filizleri geçmeyen yaralar için mükemmel bir ilaçtır. Buğday, filizleri ile beraber dövülür, temiz bir bez içine yerleştirilerek yaraya konur. Bu merhem günde 2 defa değiştirilir. En eski ve derin yaralar bile kısa zamanda kapanır.

Çimlenmiş buğday ve arpa suyunun hazırlanışı:

Çimlenmiş buğday veya arpa yıkanır, iyice ezilerek su eklenir ve sıkılır. Ayrıca bal ile de karıştırılabilir. Yaşlılara, ağır ve iç yarası olan hastalara, çocuklara ve sağlıklı insanlara da çok faydalıdır.

Uyarı: Buğday ve arpanın genetiği değiştirilmemiş olmasına özen gösterilmelidir! Çimlenmiş buğday ve arpa kullanılmadan önce muhakkak yıkanmalıdır!

Çilek Fragaria vesca

Metabolizmanın normal çalışması için gerekli maddeler, organik asitler ve bol miktarda vitamin içeren çileğin mucizevi sıfatlara sahip olduğu tespit edilmiştir. Çilekte, guatra, eski, iltihaplı ve hiçbir şeyle tedavi edilemeyen egzamalara, alerjilere, mide-bağırsak yaralarına, basura, kabızlığa, ishale, enfeksiyonlu hastalıklara, böbrek, karaciğer, kalp ve damar hastalıklarına şifa olan özellikler bulunur. Çilek kansızlığa karşı tesirli bir ilaçtır. İdrar söktürür, ateş düşürür. Çilek hiçbir şeyle karıştırılmadan yenmelidir. Çileğin şifasından faydalanmak için, çilek mevsiminde sabahtan öğleye kadar sadece çilek yemek (1 kg. kadar) gerekir. Öğleden sonra yemek yenebilir. Çilekle aynı günde tatlı ve beyaz ekmek kesinlikle yenmemelidir. Haftanın iki gününü (mesela, Pazartesi ve Perşembe) sadece çilekle geçirmek yararlıdır. Çilek alerjisinin tedavisi de yine çilekle mümkündür. Bunun için çileği şekerle, kaymakla veya başka yemeklerle karıştırmadan yemek yeterlidir. Mevsimi geçinceye kadar hergün çilek yemek faydalıdır. Mevsiminde doğal çilek yiyenler bütün sene hastalıklardan emin olur.

Dikkat: Sadece doğal olan ve yetişme mevsiminde toplanan çilek iyileştirici özellik taşır.

Çörekotu Nipella sativa

Peygamberimiz (sav.): 'Çörekotu'na devam edin. Zira Allah onda ölüm hariç her derde şifa halk etmiştir", buyurmuştur.

Çörekotunun bir defada kullanılma miktarı 1,5-2 gr. (1 kahve kaşığı), bir günde kullanılma

miktarı ise (bir çorba kaşığı) 6-7 gr. kadardır. Çörekotu balla karıştırılır ve 1 tatlı kaşığı sabah

akşam aç karnına yutulur. Büyüklere, küçüklere, hastalara ve sağlıklılara iyi gelir.

   Her gün çiğneyerek yutulan 3-5 gr. çörek otu ağız kokusunu düzeltir.

30 gr. öğütülmüş çörekotu, 200 gr. zeytinyağı ile karıştırılır. 7 gün beklettikten sonra süzülür ve her gün 20-30 gr. içilir veya yemek üzerine veya soslara katarak kullanılır. Bu yağla ağrıyan eklemlere masaj yapılır, cilt bozukluklarına ve problemli saçlara sürülür.

Baş ağrısını ve baş dönmesini kesmek için:

      Çörekotu yağı saçlara ve kafa derisine sürülürse saçı çabuk bitirir ve beyazlaşmasını geciktirir, baş ağrısı, migren, baş dönmesini giderir. Çörekotu yağının kulağa damlatılması kulağı temizler.

    Taze öğütülmüş çörekotu koklanırsa, baş ağrısını keser.

Çörekotu ince, yeni öğütülmüş toz halinde buruna çekilirse, kafesli kemik ve burun tıkanıklıklarını açar.

Sara hastalığına:

Sara hastalığında çörekotundan tütsü yapılır, taze öğütülmüş çöreotu buruna çekilir. Çörekotu yağı kafa derisine sürülür ve kulağa damlatılır.

Sedef, vitiligo ve mantar hastalığına:

Sirkenin çörekotu ile macunu sedef hastalığına, mantar, sivilce ve siğillere iyi gelir.

ince öğütülmüş çörekotu yaraya serpilirse yarayı iyileştirir, yenirse ve basura serpilirse, basuru iyileştirir.

Çörekotu hamura karıştırılsa, ekmeğin hazmını kolaylaştırır, yenirse, mide ve bağırsak gazlarını söker, bağırsak ve karaciğerdeki kurt ve yabancı mikroplan öldürür, ağız kokusunu güzelleştirir.

Yüz felcine:

Çörekotu akşam sirkede ıslatılır ve sabaha kadar bekletilir. Sonra iyice dövülerek buruna çekilir. Bu işlem günde 3-5 defa tekrarlanır. Baş ağrısını keser, yüz felcine iyi gelir.

Çörekotu yağı buruna çekilirse ve kafa derisine sürülürse, yüz felcine iyi gelir.

 

Hafızayı kuvvetlendirmek için:

1 bardak nane çayına 7-11 damla çörekotu yağı damlatılır ve bal ile tatlandırılır. Günde 2 defa içilir.
 

Halsizliğe karşı:

Çörekotu ve çemen aynı miktarda öğütülür, gerekli miktarda bal ile yoğrulur. Her sabah-akşam bir çorba kaşığı kadar alınır.

Hormon dengesizliğine karşı:

    Her sabah 1 tatlı kaşığı öğütülmüş çörekotu + 10-20 mg. arı sütü + 30-50 gr. bal karıştırılır ve ağızda eritilip yutulur. Buna bir ay devam edilir.

Doğumu kolaylaştırmak ve kadın hastalıkları için:

1 çorba kaşığı papatya bir bardak su ile kısık ateşte 10-15 dakika kaynatılır. Aynı şekilde çörekotu da kaynatılıp süzülür ve süzülmüş papatya suyu ile karıştırılır. Biraz soğuduktan sonra 50 gr. bal katılarak eritilir ve küçük bir pompayla (veya iğnesiz enjektörle) vajinaya sıkılır ve bekletilir. Aynı zamanda safran veya keten tohumundan yapılan içeceğe 7-11 damla çörekotu yağından damlatılır ve içilir. Bu işlem, doğumu kolaylaştırmak için sancı başladıktan sonra ve kadın hastalıkları için bir-iki hafta süresince her akşam uygulanır.

        Kandaki kolesterolü indirmek ve kolesterollü tıkanıklıkları eritmek için:

Bir çorba kaşığı öğütülmüş çörekotu + bir çorba kaşığı öğütülmüş civanperçemi + 1 çorba kaşığı bal karıştırılır, ikiye bölünür ve her sabah ve öğle vaktinde aç karnına yenir. Acıkınca yeşil çay, meyve suyu veya havuç suyu içilebilir, fakat öğlene kadar hiçbir şey yenmez. 1 hafta devam edilir.

Kısırlığa karşı:

1 bardak çörekotu + 1/2 bardak çemen + 1/2 bardak turp tohumu öğütülür, 2 bardak bal ile karıştırılır ve sabah-akşam bir çorba kaşığı yenir. Bitene kadar devam edilir.

    astat hastalıkları için:

6 hafta süresince her sabah 1 tatlı kaşığı öğütülmüş çörekotu + 1/3 çay kaşığı dövülmüş mürrüsafi, bal şurubu ile içilir. Bel, kasıklar ve testislerin alt kısımlarına her akşam çörekotu yağı sürülüp daire şeklinde iyice masaj yapılır (ovulur). 3 hafta devam edilir. Sonraki 3 hafta süresince çörekotu yağı yerine acı kavun suyu aynı şekilde kullanılır.

      Diyabete karşı:

Bir su bardağı öğütülmüş çörekotu + yarım bardak öğütülmüş tere tohumu + bir bardak öğütülmüş nar çekirdeği + bir bardak kurutulmuş ve öğütülmüş beyaz lahana kökü + bir çorba kaşığı dövülmüş mürrüsafi karıştırılır ve karışım bitene kadar aç karnına günde 3 defa birer çorba kaşığı alınır.

       Dalak hastalıklarına:

Her akşam çörekotu öğütülür ve eski zeytinyağı ile (veya zeytinyağının tortusu ile) karıştırılıp sol kaburga kemiklerinin altına sürülerek üstü kapatılır. Sabaha kadar bekletilir. Aynı zamanda 1 kahve kaşığı çemen otu, 1 su bardağı sıcak su ile karıştırılır ve bal ile tatlandırır. İçine 7-11 damla çörekotu yağı damlatılır ve içilir. İki hafta bu işlemlere devam edilir.

       Böbrek ve safra kesesi taşlarını eritmek için:

Bir kahve fincanı taze öğütülmüş çörekotu + bir kahve fincanı doğal bal karıştırılır. 3 baş sarımsak dövülüp çörekotu-bal karışımıyla yoğrulur. Üçe bölünür ve günde 3 defa 50-100 gr. limon suyu ile birlikte alınır. 7 gün boyunca her gün aynı işlem tekrarlanır.

Çörekotu bal ile karıştırılıp içilirse, böbrek ve mesanedeki taşları eritir, ağrı-sızıyı giderir, balgamı keser, nefes darlığına karşı iyi gelir.
Safra kesesi dokularını düzeltmek
için: Bir çorba kaşığı öğütülmüş çörekotu + bir tatlı kaşığı ince öğütülmüş mürrüsafi + 200 gr. bal iyice karıştırılır, bitene kadar sabah-öğle-akşam birer tatlı kaşığı yutulur.

      Defne Ağacı Laurus nobilis

Ağacın tüm organları ilaç yapımında kullanılır.

   Defne yapraklan öğütülür, kepekli buğday unu ile yan yarıya karıştırılır ve sirke ile hamur yapılır. Bu hamur ateşli şişliklere sarılır. İltihaplanmayı önler, ateşi düşürür, ağrıyı dindirir.

20 gr. defne yaprağı 1 litre su ile 3 dakika kaynatıldıktan sonra 30 dakika demlenmeye bırakılır. Süzüldükten sonra 3 gün süresince yudum yudum içildiğinde eklemleri temizler. Bu ilacın kaplıcada kullanılması daha etkilidir.

100 gr. defne yaprağı 3 dakika kaynatılır ve 30 dakika demlenmeye bırakılır. Sıcağa yakın ılık su ile karıştırılır ve bu suyun içine oturulur. Bu, idrar yollarındaki yanmayı keser, idrar kesesi ve rahim hastalıklarına iyi gelir.

Defne ağacı kabukları ve meyvesi öğütülür, yarı yarıya karıştırılarak günde bir defa 4-6 gr. içilirse, böbrek taşlarını parçalar ve düşürür. Bu ilaç 3 gün arka arkaya kullanılır, bir haftalık aralarla 3-5 defa tekrarlanabilir. Fakat bunu hamile kadınlar kullanmamalıdır, bebeği düşürebilir.

Defne meyvesi öğütülerek, bal ile yarı yarıya karıştırılır ve sabah-akşam birer kahve kaşığı yenirse, kronik bile olsa baş ağrısını keser. Defne yağı şiş ve ağrıyan eklemlere sürülürse ağrıyı dindirir, kulağa damlatılırsa veya kafa derisine sürülürse kulak ve baş ağrısına iyi gelir. Öğütülmüş defne yaprakları koklanınca, hapşırtarak beynin temizlenmesini sağlar.

Defne yağı hazırlama: Taze defne yapraklan ve meyveleri 3 eşit gruba ayrılır. Birinci grup, tencereye sıkı sıkı yerleştirilir ve üzerini kapatacak kadar zeytinyağı dökülür. Buharlaşması bitinceye kadar kısık ateşte kaynatılır. Yağı süzülerek tekrar tencereye konur, ikinci grup defne aynı yağın içinde aynı şekilde kaynatılır. Üçüncü grup için de aynı yağın içinde aynı işlem yapıldıktan sonra yağ süzülerek cam kavanozlara konur, ağzı kapatılarak gerektiğinde kullanılır.

    Elma Ph'us maîus

Bol miktarda A, Bl, B2, C vitamini, sodyum, fosfor, organik asitler ve madeni tuz ihtiva eder. Yüksek antimikrobiyal ve antivirüs etkiye sahip olduğundan mide ve bağırsağa, dizanteri enfeksiyonuna, tüm iltihaplı hastalıklara ve gribe iyi gelir. Kalp ve böbrek hastalıklarına, kansızlığa, ayrıca diyabete çok iyidir.

Elma, kanı temizler, sertleşmiş damarları ve karaciğeri yumuşatır, kalp kaslarını ve diğer kasları kuvvetlendirir, vücutta biriken zararlı maddelerin böbreklerdeki kum ve taşların atılmasına yardımcı olur. Elma veya elma suyu romatizmaya, öksürüğe, nefes darlığına, bronşit ve nezleye, ateşli hastalıklara iyi gelir. Aşırı kilodan kurtulmaya çalışanlara yardımcı olur. Yemekten evvel yenirse, kabızlığı önler. Yemekten sonra yenirse hazmı bozar, mide ve

bağırsaklarda gaz ve şişkinlik yapar.

Elma, kabuğu ve birkaç çekirdeği ile birlikte yenmelidir. Çekirdeğinde enerji ve direnç artırıcı özellik vardır. Kabuğu soyulmuş elmanın şifalı özellikleri azalır. Elma suyu taze içilmelidir, bekletilmiş ve rengi değişmiş elma suyu şifalı özelliğini kaybeder. Elmanın kabuğundan yapılan çay, böbreklerdeki ve mesanedeki taşlan eriterek düşürür, böbrek hastalıklarına iyi gelir.

Henüz olgunlaşmamış, ham elma yüksek miktarda demir içerdiği için mükemmel bir kan yapıcıdır. Çocuklar ve hamile kadınlar ham elmayı çok severler.

Her gün 1-3 tane elma yemek ve haftanın 1-2 gününü sadece elma ile geçirmek (günde 1 kg. ) sağlıklı kalmak için tavsiye edilir. Elma sadece yetişme mevsiminde iyileştirici özellikler taşır. Dondurularak mevsimi dışında tüketilen elma, kimyasal değişikliğe uğrar ve yarar yerine zarar verebilir, bağırsaklarda mayalanarak, aşırı gaza neden olur.

Gebreotu Kapparis spinoza

Gebreotunun çiçek tomurcuklarına kapari denir. Kapari, kurutulmuş, salamura veya doğal sirke içerisinde saklanmış olarak kullanılır. Tazesi limon suyu (veya sirke), tuz ve zeytinyağı ile yenir. Kurutulmuş kapari iyice dövülüp su ile içilirse, basura iyi gelir.

Dalak hastalıklarına karşı gebreotundan daha iyi bitki yoktur. Bu tür hastalıklarda gebreotu kökünün kabuğu kaynatılarak içilir veya 1 çay kaşığı öğütülmüş gebreotu kabuğu her sabah ve akşam, suyla yutulur. Kurutulmuş kök yerine tomurcuklan (kapari) da kullanılabilir.

Kurutulmuş kökü öğütülüp, çavdar unu ile yoğrulduktan sonra, akşam dalak üzerine sarılır, yağlı kağıt ile üzeri kapatılır, sabaha kadar bu şekilde bırakılır.

Ancak dalak için gebreotunun en kıymetli yeri, kökün kabuğudur. Taze kabuk, kurutulmuş kabuktan daha kuvvetlidir.

Greyfurt Cilnıs Çrandis

Limonun tüm olumlu özelliklerine sahiptir, ayrıca iştahsızlığa ve uykusuzluğa iyi gelir, bağırsakları çalıştırır, karaciğeri temizler, felç ve iktidarsızlığa iyi gelir, ahlakı güzelleştirir. Limon yerine de kullanılır. Greyfurt alırken, çekirdekli olmasına dikkat etmek gerekir. Çekirdeksiz greyfurtlar genetiği değiştirilmiş olabilir.

Havuç Daucus carola

A provitamininin en zengin kaynaklarından biridir. Yüksek miktarda C, D, E, K, B1, B2 vitaminleri içerir. Bebekler için anne sütünden sonra en kıymetli besindir. Emziren kadınların sütünü çoğaltır ve zenginleştirir. Anne ve bebeğin dişlerini kuvvetlendirir, görme gücünü artırır. Yanıkları, dış ve iç yaraları iyileştirir. Kanseri önler, deri ve göz hastalıklarına, ayrıca katarakta, astıma ve ses kısıklığına iyi gelir.

Havuç tohumları mide ve bağırsak gazlarını giderir, idrarı söktürür, böbrek ve mesane taşlarını düşürür, hidrofiz hastalığına (karında su toplanması) iyi gelir. Havuç suyu, ıspanak, karalahana, pırasa, maydanoz, kereviz veya elma suyu ile birlikte içilebilir.

Hurma Phoenbc dactylifera

Hadis-i Şerifte "Acve hurması cennettendir ve cinnete karşı şifadır" buyrulmuştur. İnsan besin olarak uzun süre sadece hurma tüketebilir. Hurma, kabuğu ile ve yıkamadan yenmelidir. Çekirdeğini günde 1-3-5 tane yutmakta da fayda vardır. Bağırsak tembelliğine ve basura iyi gelir. Hurmanın kabuğu üzerinde bulunan mikroplar sağlıklı insan bağırsağının içinde bulunan mikroplarla aynıdır. Hurmayı yıkamadan yemekle, bağırsağımıza gerekli mikropları ekmiş oluruz. Hurma rahmin kaslarını temizleyerek güçlendirir, esneklik kazandırır ve doğumu kolaylaştırır. Hamile kadınlara tavsiye edilir. Kahvaltı veya akşam yemeği olarak su veya yeşil çay ile birlikte yenmelidir. Peygamberimiz (s.a.v.) hurmayı, kavun, karpuzla veya kaymakla yerdi. Hurma alırken parlak ve büyük olmamasına dikkat etmek gerekir. Acve hurmasının en küçüğü tercih edilmelidir.

Isırganotu Urrika dioika, Utrika urcns

Isırganotu demir kaynağıdır. Kuvvetli kan temizleyici ve kan yapıcı, iltihap giderici, şişlikleri dağıtıcı, savunma sistemini kuvvetlendirici, kan şekerini düşürücü, alerjik tepkileri kontrol edici, tahrip olmuş dokuları (mümkün olduğu kadar) yeniden inşa edici ve tüm eksiklerini tamamlayıcı, vücudun ihtiyarlamasını yavaşlatıcı sıfatlara sahiptir. Isırganotu eklem, romatizma ve gut hastalıklarına,- prostat, tiroid ve lenf bezlerinin büyümesine,- böbrek ve safra kesesi taşlarına,-her türlü iltihaplı hastalığa,- kansızlığa ve alerjik hastalıklara, kanser, alzheimer ve multipl skleroza (MS) karşı kullanılabilir. Kısaca, her hastalığa karşı şifadır.

 Bir çay kaşığı taze öğütülmüş ısırganotu tohumu + bir çay kaşığı ısırganotu suyu veya bir çay kaşığı acı kavun yağı ile yoğrulduktan sonra ikiye bölünür ve her iki burun deliğine koyulur. Kafesli kemiğin tıkanıklıklarını açmada çok etkilidir, sinüsleri temizler, geniz etlerini dağıtır. Büyümüş lenf ve tiroid bezlerine uygulanırsa, şişlikleri indirir.

Isırganotu arpa suyu ile pişirilip içilir. Akciğeri iltihap ve balgamdan arındırır. Aynı şekilde pişirilerek içilen ısırganotu tohumu astıma karşı çok kuvvetlidir.

Isırganotu yağının içilmesi kabızlığa iyi gelir.

Mürrisafi ile pişirilmiş ısırganotu adet kanamalarını söktürür.

Isırganotu ve tohumu hamileliği ve doğumu kolaylaştırır. Isırganotu tohumu taze öğütülür ve zencefil suyu ile ıslatılıp yağlı kağıda sürülür. Kanser yaralarına ve her çeşit tümöre sarılır. Gazlı bez ile sabitleştirilip 10-12 saat bekletilir.

Isırganotu yakılarak, elde edilen külü, eritilmiş kaya tuzu ile yoğrulur, yağlı kağıda sürülür, kanser yaralarına ve tümörlere sarılır. Gazlı bez ile sabitleştirilip 10-12 saat bekletilir.

Taze veya kuru ısırganotu ezilir ve sirke ile yoğrulur. Sonra yağlı kağıda sürülür ve iltihaplı eklem, egzama, sedef, varis, büyümüş dalak, karaciğer ve her tür şişliğe (iltihaplı olanlar dahil) sarılıp sabitleştirilir. 10-12 saat bekletilir. İltihabı akıtır, şişlikleri dağıtır.

Kuru ısırganotu çay olarak, taze ısırgan yemek veya salata olarak kullanılır, ezilmiş kuru yaprakları yemeklere serpilir. Et ile pişirilen ısırganotu şifalı sıfatlarını kaybeder.
Taze ısırganotu ezmesi veya suyu sirke ile veya sirkesiz kafa derisine sürülürse, sedef ve kepeği yok eder, yaraları kapatır, saçları güçlendirir, parlatır ve yoğunlaştırır.

İncir Ficus carda

Hadisi Şerifte " Eğer cennetten gelme bir meyveyi zikretmem gerekse idi, incirdir derdim. Çünkü cennetlik meyvelerin çekirdekleri yoktur Hemoroid ve gut hastalıkları olanlar bu meyvelerden yesinler.' buyrulmuştur.

İncir tüm meyvelerin faydalarını içinde toplamıştır. Kanın pıhtılaşmasını sağlar, koyu kanı sulandırır, balgam söktürür. Yaraları iyileştirir, bağırsakları açar ve boşaltır, tüm hastalıklara şifadır. Üzüm sirkesi içerisinde 8 - 10 saat bekletilmiş 3 tane kuru inciri her sabah yiyen kişi ateşli hastalıklardan korunur, safradan zarar görmez. Halis zeytinyağı içerisinde bir gece bırakılan 3 tane inciri her sabah yiyen karaciğer hastalığı görmez. İncir karaciğer, dalak, böbrek, mesane tıkanıklıklarını açar. Bağırsakları çalıştırarak yabancı mikroplan çıkartır, sağlıklı mikroplan eker. Kanseri önler.

Taze inciri yıkamadan, kabuğunu soymadan, yemek yerine yemek gerekir. Haftada 1-3 günü sadece incirle geçirmek çok faydalıdır. Fakat inciri yıkamaya mecbur kalınırsa, yıkadıktan sonra 34 saat bekletilmeli ki üzerindeki faydalı mikroplar çoğalsın.

Karanfil Caryophilhs aromaticus

Kalp, mide, karaciğer ve gözü kuvvetlendirir, basuru giderir. Koklanırsa uyku getirir, çiğnenirse ağız ve vücudun kokusunu güzelleştirir, ağız yaralarına, dişeti hastalıklarına ve iltihaba iyi gelir. Arzuya göre, yemek veya tatlılara (aşure, zerde, sütlaç v.s.) çay, kahve, şerbet ve reçellere katılarak kullanılır.

Karpuz Citrullus vulğaris

Hadis-i Şeriflerde "Kavun, karpuzda on özellik vardır: Yemek, içmek, koku, meyve, çöğen, mesaneyi yıkar, karnı yıkar, iç hastalıklarına iyi gelir ve cildi temizler." buyrulmuştur.

"Yemekten önce kavun, karpuz yemek şifadır."

Yemekten önce, yemekle beraber veya yemekten sonra yenebilir.

Yemekten ayrı yenirse, kanı temizler, idrarı çoğaltır, şişkinlikleri giderir, bağırsakları çalıştırır, yaraları kapatır, cildi ve saçları parlatır.

Böbrek ve mesane taşlarını eritip düşürmek için karpuzun içi yenildikten sonra, kabuğunun suyu sıkılarak içilir.

Karpuz her gün yenirse ve haftanın 2-3 günü sadece karpuz yenilerek geçirilirse, tüm hastalıklara karşı deva olur.  Çekirdekleriyle beraber yendiğinde idrarı artırır, kemikleri geliştirir. Karpuz mevsiminde bol karpuz yiyenler, büyük fayda gördüklerini söylemişler ve diyabet hastaları için karpuzdan daha iyi besin olmadığı tespit edilmiştir.

Kavun Cucumis melo

Hadislerde "Meyve yediğinizde, kavun ve karpuz yiyin, çünkü o cennet meyvesidir ve bin nimet ve bin rahmet içerir. Onu yemek, her hastalığı giderir" ve "Gebe olan ve taze kavun, karpuz yiyen kadınları hiçbir şey iyi bir çocuk doğurmaktan alıkoyamaz"

buyrulmuştur. Doğumdan önce yenmesi, doğumu kolaylaştırır. Kavun çeşitli vitaminler, bol demir ve selüloz içerir. Bağırsakları temizler, kırmızı kanı düzeltir, karaciğeri yumuşatır, kireç ve taşları eritir ve düşürür, idrarı çoğaltır. Taze koparılmış kavun kan hastalıklarına, skleroza, basura, böbrek ve kalp hastalıklarına iyi gelir, kabızlığı yok eder. En şifalı kavun en yakın bostandan, taze koparılmış kavundur. Beklemiş kavunda zararlı madde çoğalır. Kavrulmamış, tuzlanmamış kavun çekirdekleri içteki ve dıştaki yaralara, cilde iyi gelir.

Kekik Tyhmus vulÇaris

İdrar yolları hastalıklarına karşı çok faydalıdır. Böbrek taşlarını parçalar ve düşürür. Hazmı kolaylaştırır, sindirim organlarını dezenfekte eder, hatta H.Pylori ve Candida'dan korur, iltihabı kurutur, mideyi, gözü ve kalbi kuvvetlendirir. Kasık ağrılarını keser, iştahı açar. Yemeklerde devamlı kekik kullanmak görme gücünü korur ve arttırır.

Çayı içilirse ter ve ağız kokusunu giderir, uykusuzluğa, fiziki ve ruhi bitkinliğe iyi gelir. Sara, anemi ve iktidarsızlığa karşı etkilidir. Bağırsak kurtlarını düşürür. Kekik yağı başa sürülürse baş ağrısına, karna sürülürse karın ağrılarına ve mide kramplarına, göğüs ve sırta sürülürse astım, bronşit, boğmaca ve öksürüğe iyi gelir. 0 30 gr. taze kekik ince ince kıyılır, 200 gr. zeytinyağı ile karıştırılıp 7 gün bekletilir. Sonra yağı süzülüp sos, salata v.s. için kullanılır. Ağrıyan yerlere sürülür.

   Kekik tohumları kavrulur ve öğütülür ve bu toz, beze konulup şişmiş basur üzerine sarılırsa, basur küçülüp yok olur. Tohumu bulunamazsa, yabanî kekik de aynı işlem için kullanılabilir. Yabanî kekik yetiştirilmiş kekikten daha etkilidir.

Keten tohumu Linum ushatissimum
Diş etlerindeki, yüzdeki, ses tellerindeki, göğüsteki ve herhangi bir uzuvdaki iç ve dış şişlikleri giderir, ses bozukluklarını yok eder. Böbrek ve mesane taşlarını düşürür. Meni ve idrarı çoğaltır, doğumu kolaylaştırır, mideyi, bağırsağı ve saçları kuvvetlendirir, yaralan kapatır. Özellikle boğmaca, öksürük ve ülser için çok faydalıdır. Kanseri önler, başlayan kanseri durdurur.
1 çorba kaşığı keten tohumu öğütülüp, 1 çorba kaşığı bal ve 3-5 di
ş dövülmüş sarımsak ile karıştırılır ve yutulur, sonra kaliteli bir su içilir ("Su" bölümüne bakınız.) Bu işlem ishali durdurur, kabızlığı önler. $ 1 çorba kaşığı keten tohumu sıcak su ile karıştırılıp, üzerine bez sarılır ve 1 -2 saat demlenmeye bırakılır. Veya 1 çorba kaşığı keten tohumu 50 gr. soğuk su ile karıştırılır ve 5-6 saat bekletilir. Sonra çekirdekleri ile beraber günde 1 defa içilir.
Taze öğütülmüş keten tohumu su ile karıştırılır eziklere ve şişliklere
karşı uygulanır.
Kaynatılmış keten tohumunun lapası yanıklara sürülür.
Keten tohumu ısırganotu ile kaynatılıp sade veya balla yendiğinde kansere iyi gelir.
Ekmek hamuruna eklenirse, ekmeğin hazmını kolaylaştırır.
Taze kavrulmuş ve öğütülmüş keten tohumu zeytinyağı ile karıştırılıp kafa derisine sürülür.

Bu, kelliği durdurur, saçların uzamasını ve çoğalmasını sağlar.

Uyarı: Öğütülmüş keten tohumu bekletilmez! İçerisindeki omega asitleri şifalı etkisini kaybeder!

       Kırmızı Pancar Beta vularis
Kırmızı pancarın suyu en güçlü kan düzelticilerden biridir.
Havuç suyuyla yarı yarıya karıştırılan kırmızı pancar suyu, günde 400 gr. içildiğinde alyuvarların sayısını kısa zamanda yükseltir. Damarlarda toplanan mineral kalsiyumu en iyi eritebilen de yine pancar suyudur.
Mürrisafi, zerdeçal veya tarçınla pişirilmiş kırmızı pancar, karaciğer ve dalaktaki tıkanıklıkları açar. Böbrek ve safra kesesini temizler.

 Pişirilmiş ve ezilmiş kırmızı pancar şişliklere sarılırsa, şişlikleri indirir.
Kırmızı pancar suyu içmek, rahmin ribromlarını ve miyomları ile göz perdelerini eritir,

yüksek kan şekerini ve tansiyonu indirir.
Prostat, verem
ve sinir hastalıklarında faydalıdır.
Ilık pancar suyu kulağa damlatılırsa, ağrısı keser
ve iltihaplanmayı durdurur.
Kafa derisine sürütürse kepeğe karşı çok iyi gelir.
Maydanoz ve kereviz
yapraklan kırmızı pancarın faydasını arttırır.
Kırmızı pancar suyu karalahana,
ıspanak, havuç veya semizotu suyuyla karıştırılabilir.
Kırmızı pancar suyunu
içerken 30-50 gr.'dan başlayarak 400 grama kadar çıkmak mümkündür. İlk önce 50 gr. kırmızı pancar, 150 gr. havuç
suyuyla karıştırılır, sonra 75
gr. kırmızı pancar, 125 gr. havuç suyu, sonra 100 gr. kırmızı pancar, 100 gr. havuç suyu, sonra da saf kırmızı pancar, su ile karıştırılarak içilir.

      Kimyon Cuminum cyminum

İdrar zorluğunu ve ishali giderir, prostat ve diğer bezleri korur, yemeklerin hazmını ve gaz çıkmasını kolaylaştırır, böbrek ve mesaneyi hastalıklardan korur, taşlan parçalayıp düşürür, bağırsak yaralarının kapanmasını sağlar, cildi güzelleştirir. Fazla kimyon kullanımı cildi sarartır. Kimyon pilav ya da çorbaya tane halinde, başka yemeklerin üzerine ise öğütülmüş olarak kullanılabilir. Unutmayın, öğütülmüş kimyon çabuk bayatlar.

Birer ölçek kimyon, sinameki ve kekik veya kişniş öğütülür ve bu karışımdan 1 çay kaşığı kadar yemek üzerine ekilir. Kuru tane şeklindeki (veya öğütülmüş) kimyonu yemek veya çayını içmek ishali durdurur. Taşlan düşürmek için de aynı şekilde kullanılır. Öğütülmüş kimyon, bal ve zeytinyağı ile karıştırılıp testisteki şişliklere sarılır ve 3-5 saat bekletilir

Bal şerbetine katıldığında anne sütünü arttırır. Aynı şerbet biraz sirke ile karıştırılıp içilirse idrar zorluğuna ve nefes darlığına iyi gelir.

    Kma Cinchona

Hadisi Şeriflerde "İhtiyarlığınızı kına ile gideriniz. Zira bu yüzleriniz için güzellik, ağızlarınız için hoşluk, kadınlarınız için kuvvettir. Kına cennet ehlinin kokularının seyyididir ve kına küfürle imanı ayırır", denilmiştir. Kına kaynatılarak içilirse, balgamı çözer; öğütülmüş ve ıslatılmış kına ağrıyan ayaklara sarılırsa, ayak ağrısını geçirir, ateşli şişliklere pansuman yapılırsa, şişliği yumuşatıp iltihabı dışarı atar. Kına yağı, sinirleri ve tüm şişlikleri yumuşatır. Öğütülmüş ve ıslatılmış kına tırnak enfeksiyonunda, yanıklarda ve saç bakımında kullanılır.

 

     Lahana Brasska capitata

Beyaz lahana E vitamini kaynağıdır. Yumurtalık hastalıklarına, şişmanlığa, hormon dengesizliğine, romatizmaya, tümörlere, dişeti hastalıklarına, dalak hastalıklarına, sivilcelere, cilt hastalıklarına karşı kuvvetli bir silahtır. Kabızlığı ve ona bağlı olan cilt hastalıklarını giderir, kan şekerini düşürür.

Beyaz lahananın suyu kısa bir zamanda mide ve onikiparmak bağırsağının yaralarını kapatır, bağırsağı temizler, anne sütünü arttırır. Eski yaralar üzerine taze lahana yapraklan ezilerek sarılırsa, yaralan temizleyerek kısa zamanda kapatır,-ağrıyan başa sarılırsa, baş ağrısını giderir,-şişmiş dalak üzerine sarılırsa, şişliği indirir.

Beyaz lahana yemeği veya içilen lahana suyu bağırsaklarda gaz yapıyorsa, bu, lahananın o kişinin tabiatına uygun olmadığını gösterir. Bu kişinin, beyaz lahana yerine kara lahana, brokoli, havuç veya kırmızı pancar kullanması gerekir.

Limon Ciîrus limonum

1-3 limonun suyu sıkılıp, su ile karıştırılarak her sabah aç karnına içilirse şifadır. Kandaki PH dengesini sağlar, alerji, egzama ve mantara karşı çok iyidir. Yüksek tansiyonu, ateşi ve şekeri düşürür. İltihabı kurutur, balgamı yumuşatarak akciğerlerden söker, hazmı ve kilo vermeyi kolaylaştın Özellikle kan grubu "A" olanlara limon ve limon suyu çok faydalıdır. Limon, vücuttaki kireci eritir, idrarı çoğaltır, mesane ve böbrek taşlarını parçalayarak düşürür. Cilde sürülünce cildi güzelleştirir, sivilceleri geçirir. Limon suyu baş ağrısına, boğaz enfeksiyonlarına ve bademcik şişmesine iyi gelir. Kusmayı önler, ishali durdurur. Sıcak su ile içildiğinde ter söktürür Limon kabuğu çiğnendiğinde diş eti kanamasını, çekirdekleri çiğnendiğin de kabızlığı ve basuru önler. 2-3 gr. kurutulmuş ve öğütülmüş çekirdeği ve ya kabuğu içilirse her tür zehrin etkisini azaltır. Yılan sokması durumunda limon kabuğunun suyunu su ile karıştırarak içmek ve ışınlan yere limon kabuğunu sarmak iyi gelir. 2-3 gün boyunca, günde 2-3 defa değiştirerek nasıra limon kabuğu sarılırsa, nasırı yok eder.

Şekerle birlikte yenirse zararlı olur, kan asidini yükseltir, kireçlenmeye, alerji ve mantara sebep olur. Sap tarafından sıkılan limon suyu ekşi değil, mayhoş olur. Limonu sevmeyenler her sabah greyfurt suyunu su ile sulandırarak meli veya greyfurt yemelidir. Limon kabuğu yün eşyaların arasına konulsa, güve çoğalmaz. Dikkat edilmesi gereken bir nokta: Limon suyu 15-30 dakika bekledik ten sonra şifalı özelliğini kaybetmeye başlar.

     Misvak Salvadora persica

Misvak balgamı keser, görme duyusunu kuvvetlendirir. Ağız tadını güzelleştirir, diş etleri, mide, bağırsak, prostat, yumurtalıklar ve rahim sinirlerini güçlendirir, balgamı giderir, diş çürümesini ve dişeti hastalıklarını önler, diş taşlarını (tartarı) düşürür. Misvak kullanmak sünnettir.

Misvak dişlerden ziyade diş etleri için önemlidir. Çünkü her bir dişin dibinde farklı organlarla bağlantılı ikişer akupunktur noktası bulunur. Misvak dişetleriyle bağlantılı organların işlevini

dengeler. Misvak kaslarda ağrıyı azaltır, dişeti hastalıkları ve diş çürümelerini önler, ağızdaki zararlı mikropları öldürür, akıl sağlığını ve hafıza kuvvetini son nefese kadar korur, Misvağın etkisi kullanıldıktan sonra 48 saat süreyle devam eder. Dişi olmayanlar veya takma dişli olanlar da diş etlerine misvak kullanmalıdır. Dişlerinde kaplama olanlar, dişetlerinde sürekli kan dolaşımı bozukluğu olduğu için, misvak kullanmakta daha titiz davranmak zorundadır.

Misvağı tükürük ile ıslatıp ön dişler ile yumuşatmak gerekir. Bu hareket merkezi sinir sistemini, rahim, yumurtalık ve prostatı güçlendirmek açısından önemlidir. Misvağın bu şekilde kullanımı aynı zamanda dişlerin sallan^ nasını önler, sallanan dişleri kuvvetlendirir. Hastalıkların tedavisi sırasında misvak, günde 3-5 defa ve en az 40 gün süresince aralıksız kullanılmalıdır. Hadis-i Şerif: "Misvak olmadığında parmak, misvak yerine geçer". (İbni Ömer r.a.'dan)

     Mesane ve böbrek taşlarını eriterek düşürmek için, işaret parmağı kalınlığında ve 15 cm. uzunluğunda 5 tane misvak alınır. Her biri 15 parçaya bölünür, 6 litre su içinde, kısık ateşte karışımın seviyesi yarı yarıya azalana kadar (yaklaşık 6 saat) kaynatılır. 3 gün boyunca, bitene kadar yudum yudum içilir.

         Nane Mentha pulegium, M. Sylvesîris

Mideyi ısıtır ve kuvvetlendirir. Hazma yardımcıdır. Balgamı ve kusma-yi önler, mide ve akciğer iltihabını kurutur, meniyi çoğaltır. Limonlu nane çayı öksürüğü giderir. Nane, besinlerin bozulmasına mani olur, yüz ve ağız kokusunu güzelleştirir. Sinamekiyle beraber kullanıldığında bağırsağı temizler, kurtların ve zararlı mikropların atılmasını sağlar. Süte konursa, bozulmayı önler. Taze nane yaprağı yemek terletir, baş ağrısı, baş dönmesi, regl ağrısı ve mide ekşimesini giderir, cinsi istekleri azaltır.

Ezilmiş nane biraz tuz, su ve sirke ile karıştırılıp içilirse, dalak hastalıklarına şifadır. Nane, incir ile birlikte yendiğinde akciğerleri temizler, siroz ve sarılık hastalığına çok faydalıdır. Nane yemek ve yoğurt suyu içmek, fil hastalığına ve varise iyi gelir.

Nar Pırnica granatum

Hz. Ali (r.a.) "Allah'ın nuru, nar yiyenlerin kalbindedir" buyurmuştur. Biyolojik süreçleri hızlandırmada çok etkilidir. Sindirim sistemindeki bütün bozuklukları düzeltir, kanı temizler. Kalp zafiyeti, akciğer hastalıkları, iç yaralar, rahim akıntısı, safra rahatsızlığı, kusma, basur, sivilce ve uçuklarda kullanılır. Nar suyu, bal karışımı hazmı kuvvetlendirir. Kabuğu yeşil olan idrarı artırır, ekşisi iltihaplı hastalıklara ve diyabete, tatlısı ise boğaz ve göğüs hastalıklarına ilaçtır. Nar, ateşli hastalıklara şifadır. Çekirdekleri ve iç kabuğu ile yenirse, kabızlığı önler, mideyi temizler. Mevsiminde içilen nar suyu cildi temizler ve parlatır. Çekirdeksiz nar ve saf nar suyu kabızlık yapar. O yüzden nar suyunu içerken, günde 1 -2 defa üzüm veya incir yemeli ve buna 4-5 gün devam edilmelidir. Nar kabuklan ishal kesici ve kurt düşürücü ilaç olarak da kullanılır. P Narın dış kabuğu kurutulur ve öğütülür. Sabah ve akşam birer çay kaşığı su ile yutulur. Çocuklara ise 1/2 çay kaşığı verilir, bal ile karıştırılabilir. İshali durdurur, kurtlan düşürür, sarkık mideyi toplar.

    Nar, çekirdeği ile beraber 4-5 gün yemeye devam edilirse bağırsak kurtlarını düşürür, ishali durdurur ve bağırsaklardaki yaralan kapatır.

     1 çorba kaşığı kavrulmuş ve öğütülmüş pirinç 400 gr. su ile karıştırılır, 1 çorba kaşığı ince kesilmiş nar kabuğu eklenerek kaynatılır ve her seferinde 100 gr. olmak üzere günde 4 defa içilir veya lavman için kullanılır. ishali durdurur, mide ve bağırsak yaralarını kapatır.

Nar çekirdekleri kurutulur ve öğütülür. Günde 2 defa, l'er çay kaşığı olmak üzere su ile yutulur. İshali durdurur, mide ve bağırsak yaralarını kapatır.

Ekşi narın suyu sivilcelere ve uçuklara sürülür.
Mide iltihabına karşı
ve idrar söktürmek için, ekşi (bal ile olabilir) veya tatlı nar, çekirdekleri ile beraber yenir.

 

Reyhan Ocimum basilicum Cennet çiçeği

Deri, mide, bağırsak ve mesaneyi temizler. Koklanırsa, baş ağrısını, çiğnenirse susuzluğu giderir. Gözü parlatır, kalbi kuvvetlendirir. Migren, baş dönmesi, sara ve uykusuzluğa iyi gelir. Bağırsak kurtlarını döker. Pilava, yemeklere, çorbalara, yoğurt ve ayrana katılır, çay ile birlikte demlenebilir. Türkistanlı kadınların vazgeçemedikleri reyhanın kullanım alanları çok geniştir: Reyhan çiğnerler, saçlarına, kulakları arkasına takarlar, koklarlar, beşiklere asarlar, tüm yemeklere ve içeceklere katarlar. Kuru reyhanı elbise dolaplarına ve evlere asarlar. Türkistan'da hemen hemen hiç reyhansız avlu bulunmaz. Kur'an-ı Kerim'de ismi geçen reyhanın yararlarından sonuna kadar faydalanmak isterler.

Eskiden hristiyanlar evlerine kuru reyhan asarlar, hatta ölülerini defnederken tabuta koyarlarmış.

          Safran Crocus savitus

İç organları kuvvetlendirir, kalbi ferahlatır, tıkanıklıkları açar, iştahı azaltır, yüz rengini güzelleştirir, doğumu kolaylaştırır, idrarı çoğaltır. Kereviz suyu     ile içilirse dalağa çok iyi gelir. Bal ile içilirse, kumu düşürür.

Yılancığa, rahim kanserine, karaciğer ve dalak hastalıklarına iyi gelir. Göz için çok iyidir.

Kataraktı önler, gözleri kuvvetlendirir. Safran ipçiklerinden 1 tutam, 200 gr. su ile karıştırılır ve bir gün bekletildikten sonra süzülür. Safran suyundan 1 -2 çorba kaşığı alınır ve 50-100 gr. su eklenerek günde 2 defa içilir. (Suyla karıştırılan safran suyunun rengi portakal rengi olmalı.)

       Sarımsak Allium sativum

Kanı temizler, akciğer, karaciğer, safra kesesi ve kalbi kuvvetlendirir. İltihabı kurutur ve bütün hastalıkları yok eder. Atar damar kireçlenmesini, daralmasını ve tıkanmasını gidermesi için sarımsaktan daha iyi bir ilaç gösterilemez. Kurtlan döker, tüberküloz bakterisi dahil zararlı mikroplan, virüsleri ve parazitleri öldürür, tansiyonu ve ateşi düşürür, kanı sulandırır, iştahı açar. Ateşli şişlikleri indirir, iltihaplı yarayı açarak iltihabın akmasına yardım eder. Yaradaki akıntıyı temizleyip yarayı kapatır,- kanı kolesterolden arındırır,- yüz rengini güzelleştirir, salgı bezlerinin normal çalışmasını sağlar. Bağışıklık sistemini kuvvetlendirir, gen mutasyonlarına karşı direnci arttırır.

İçme suyunu değiştirmeye mecbur kalan insan, sarımsak yemelidir. Bu şekilde yeni suya alışma sürecini kısaltmış ve kolaylaştırmış olur.

Hızlı çöküntülerden kendini korumak isteyen yaşlı insanlar hemen hemen her gün sarımsak yutmalı veya dövülmüş 3 diş sarımsağı bal şerbeti ile içmelidir.

   Bir baş sarımsak + 1.0 tane taze yeşil zeytin + 1 tane orta boy havuç, 500 gr. su ile pişirildikten sonra ezilip süzülür. Bu su içildiğinde adet kanamasını söktürür, doğumdan sonra eşin atılmasınısağlar, karında su toplanmasına çok iyi gelir.

   Çiğ sarımsak yemek krampları yok eder, gazı giderir, adet kanamasını uyarır ve doğum sonrası eşin kolay atılmasını sağlar.  Pişmiş sarımsak yemek, sesi ve boğazı temizler, öksürüğü yumuşatır ve çoğaltır, göğüs ağrılarını dindirir.

Bir baş sarımsak ince dövülür ve 500 gr. bal şerbeti ile karıştırılıp lavman yapılırsa yapışkan balgamı ve safrayı söktürür,- siyatik ağrılarını hafifletir,- kurtlan düşürür.

İyice dövülmüş sarımsak ateşli şişliklere (furunkul, karbunkul, romatizmalı eklem, emziren kadının göğsüne) sarılır, 2-3 saat bekletilip değiştirilir. Deriyi yarar ve iltihabı akıtır.

Rendelenmiş sarımsak yara ve mantar üzerine sarıldığında iyileşmesini sağlar, kafa derisine sürülürse, saç dökülmesini önler veya durdurur, bitleri öldürür.

Buruna damlatılan sarımsak suyu nezleyi giderir. Kulağa damlatılırsa, patlamış kulak zarını iyileştirir, birleştirir.

Günde 3-7 diş sarımsak yutmak, bağırsakların sağlığına ve çalışmasına çok faydalıdır.

Bir baş sarımsak kabukları soyulmadan buharda veya pilav içinde pişirilerek yenirse kurtların düşmesine yardımcı olur.
Ağır enfeksiyonlu hastalıklara (verem, AİDS v.s.) yakalananların her sabah üç baş sarımsak dövüp ballı su ile karıştırarak içmesi tavsiye edilir.
      Bir baş sarımsak dövülür, bir tatlı kaşığı öğütülmüş çemen otu ve bal ile iyice karıştırılıp macun haline getirilir ve her akşam ağrıyan eklemlere sürülür. Üzerine yağlı kağıt konarak bantlanır ve sabaha kadar bekletilir.

Böbrek ve safra kesesi taşlarını eritmek için:

   100 gr. limon suyu + 100 gr. zeytinyağı + 3 baş ezilmiş sarımsak + 50 gr. maydanoz yapraklarının sıkılmış suyu karıştırılır ve her akşam bu karışımdan 50 gr. içilir.

Sarımsaklı zeytinyağı

    Bir cam kap içinde 200 gr. zeytinyağı ile 1 baş dövülmüş sarımsak karıştırılır, kapağı kapatılır ve buzdolabına konur. 24 saat sonra süzülür ve günde 30-50 gr. sarımsaklı zeytinyağı aynı miktarda limon suyu ile karıştırılarak içilir. Mideyi, bağırsakları ve karaciğeri temizler. Yemek ve salata üzerine de kullanılabilir.

    Uykusuzluğa karşı

24 tane limonun suyu + 350 gr. dövülmüş sarmısak, bir cam kap içinde, üzeri 3 kat bezle kapatılarak, oda sıcaklığında 1 hafta bekletilir. Sonra süzülüp buzdolabına konur, karışım bitene kadar sabah akşam l'er yemek kaşığı içilir. Karışım mükemmel bir damar açıcı ve temizleyicidir. (Limon suyu yerine doğal sirke de kullanılabilir. "Sirke" bölümüne bakınız.)

Hadis-i Şerifte: "Sarımsağı yiyin, onunla tedavi olun, zira o yetmiş derde devadır. Eğer bana melek (Cebrail a.s) gelmemiş olsaydı, ben de onu muhakkak yerdim" (Hazreti Ali r.a.'dan) buyrulmuştur.

Uyarı: Sarımsağın fazlası baş ağrısı yapar, gözlere zararlıdır.

     Semizotu Pastirnaca saliva

Semizotu her şekilde tüketilebilir fakat en etkili kullanım şekli özsuyunu içmektir. Semizotu özsuyu, bağışıklık sistemini kuvvetlendirir, kronik rahim kanaması, basur kanaması ve akıntıları durdurur, bağırsak kurtlarını düşürür, böbrek, mesane, karaciğer ve dalak hastalıklarına çok iyi gelir.

Semizotu özsuyu siğillere sürülürse, siğilleri düşürür. Semizotu suyu içilirse ve yılancığa pansuman yapılırsa, yılancığı yok eder. Ezilmiş semizotu ateşli şişliklere sarılırsa şişlikleri indirir. Semizotu suyu içilirse ve baş derisine sürülürse, ateşi indirir ve başağrısını azaltır.

Semizotu haşlanır ve süzülmüş suyu ile lavman yapılırsa, bağırsak yaralarını kapatır, kurtlan düşürür. Yabani semizotu bahçe semizotundan daha kuvvetlidir. Böbrek hastalıklarına karşı yabani semizotundan daha etkili ilaç yoktur.

Sinameki Cassîa akulifolîa, Folium sennae

Cildi, saçları, gözleri parlatır, kanı temizler, mideyi ve kalbi kuvvetlendirir, karaciğer tıkanıklıklarını açar, bağırsakları çalıştırır, idrarı çoğaltır, ateşi düşürür, kireçlenmeyi önler.

Temel özelliği kalbi güçlendirmek olan sinameki, hekimler tarafından "muhteşem ilaç" olarak isimlendirilmiştir. Sinamekiyi çay olarak değil, yapraklarını öğütüp yutarak veya karışımlar halinde kullanmak gerekir. Mesela:

30 gr. sinameki + 15 gr. kekik öğütülür 15 gr. nane ile karıştırılarak, akşam yemeği üzerine

yarım veya 1 çay kaşığı serpilir veya yemekten sonra su ile yutulur.

Eşit miktarlarda sinameki, kişniş, kekik öğütülür ve akşam yemeği üzerine serpilir.

Öğütülmüş sinameki balla karıştırılır ve yemekten sonra yarım veya 1 çay kaşığı yutulur.

1 çorba kaşığı öğütülmüş kimyon + 2 çorba kaşığı öğütülmüş çemen + 3 çorba kaşığı öğütülmüş sinameki + 3-4 limon suyu + 150-200 gr. zeytinyağı + 3 baş dövülmüş sarımsak iyice karıştırılır. Yemekle birlikte veya ekmek üzerine sürerek, günde 1 çorba kaşığı yenir. Bağırsakların düzenli çalışmasını sağlar.

1/3-1/2 çay kaşığı öğütülmüş sinameki yemekten sonra suyla yutulur veya aynı miktar sinameki yaprağı çiğnenerek yutulur. Sinameki çayı da ara sıra kullanılabilir. Sinamekiyi sık kullanmak zorunda kalanlar onun çayını değil, öğütülmüş karışımlarını kullansalar daha iyi olur.

Miktarın ayarı kişinin bünyesine göre yapılır. Sinameki veya karışımlarını kullandıktan sonra, karın rahat olmalıdır. Sancı yaparsa veya bağırsakları şiddetli çalıştırırsa dozunu azaltmak gerekir. Zaman zaman ara vererek ömür boyu kullanmak mümkündür.

Hazret-i Enes'ten (r.a.) nakledilen bir Hadis-i Şerifte "Bu üç şey her şeye şifadır: sinameki, kimyon, çörekotu ..." deniliyor. Sinameki müshil olarak kullanılacaksa yemekle birlikte veya yemekten sonra, genel tedavi için kullanılacaksa yemekten önce alınmalıdır.

Sirke,  Elma, üzüm sirkesi

Sirke yapımı: Elmalar kabukları ile yıkandıktan sonra doğranır, çekirdekleri atılır ve bir cam kavanozun yarısına kadar doldurulur. Sonra üzerini iki parmak geçecek kadar su koyulur. Maya olarak 1-3 kaşık elma sirkesi konulur. Sirkenin keskin olması istenirse, 1 litre sirke karışımına 1 yemek kaşığı bal konulabilir. Ağzı sıkıca kapatılıp, güneş ışığı görmeyecek loş bir yere konulur ve bekletilir. Mayalı sirke yaklaşık 40 günde, mayasızı takriben 2 ayda hazır olur. Sirke kokusu gelmeye başladığı zaman süzülerek, elmaları atılır, sirke serin bir yerde saklanır. Sirkenin daha da keskin olması istenirse, her bir litre süzülmüş sirke için bir kaşık bal eklenip, ağzı sıkıca kapatılarak aynı yere konulur. İki-üç hafta sonra sirke hazırdır.

Çekirdekleri dışında elmaların tüm artıkları sirke için kullanılabilir. Ne kadar çok kabuk olursa, sirke için o kadar iyidir. Elma sirkesinin şifalı olması, sirkede bol miktarda bulunan potasyum ve elma asidine bağlıdır. Sirkenin tabiatı soğuktur. Sirke kaynatılarak soğukluğu azaltılır, aynı zamanda keskinliği artırılır. Metabolizmayı güçlendiren ve enerjiyi yükselten elma sirkesi özellikle yaşlılar için faydalıdır. Sirke hazma yardım eder, trombosit üretimini normalleştirir, koyu kanı inceltir, kansızlığı giderir, adetleri düzenler, damarları açar ve sinirleri rahatlatır. Sirke başa sürülürse kepeğe, saç dökülmesine ve baş ağrısına iyi gelir. Egzama, uçuk, yılancık, sedefe sürülürse, iyileşmeyi sağlar. Sinameki ile birlikte kaynatılarak egzamaya ve yaralara sürülürse iyileşmesini sağlar. Sirke içilirse, kanamaları durdurur, balgamı inceltir ve keser.

Bir parça yün veya pamuk sirkeye batırılıp yeni oluşmuş eziğe koyulursa şişmesine mani olur,- eski yaraya koyulursa büyümesini durdurur,-morluklara pansuman yapılırsa morluğu geçirir, ateşle oluşan yanıklara koyulursa ağrıyı dindirir ve kısa zamanda iyileşmesini sağlar.

Ateşli hastalıklarda zeytinyağı ile karıştırılarak başa sürülürse, baş ağrısını dindirir, ateşli vücuda sürülürse, ateşi düşürür.
Şap, sirke içinde eritilip bununla ağız yıkansa, di
ş etlerini ve dişleri kuvvetlendirir, gargara yapılsa küçük dil şişliklerini alıp küçültür.

Evde sirke buharı ile buğu yapılsa, sinüsleri açar. Ilık olarak yudumlanırsa, kronik olan öksürüğü hafifletir, her tür zehirlenmeye iyi gelir. Suya katıldığında her tür suyu arındırır.

Elma ve üzüm sirkesi limon suyu yerine geçer. Fakat sirkeyi devamlı içmek iyi değildir. 2-3 haftalık kürleri (her sabah 30-50 gr. sirke su ile içilir) 3-4 ay ara vererek yapmak gerekir. Hz. Cabir'den rivayet edilen (r.a.) Hadis-i Şerifte: "Allah-ü Teala sirke yiyene iki melek memur eder. Yiyinceye kadar ona istiğfar ederler" buyrulmuştur. Doğal elma ve üzüm sirkesi, sirke asidiyle karıştırılmamalıdır. Sirke asidi (sirke ruhu) ağır zehirdir, tüm organ ve sistemleri tahribata sürükler.

Kuru Soğan Allium cepa

Kuru soğan kuvvetli antiseptik maddeler içerdiği için, tüberküloz dahil bütün enfeksiyonlu hastalıklara iyi gelir. Sarılık hastalığını giderir, hayzı ve idrarı söker, safrayı açar, kan şekerini kontrol altına alır, kan dolaşımını hareketlendirir, salgı bezlerinin normal çalışmasını sağlar, mideyi, bağışıklık sistemini ve bağırsakları kuvvetlendirir. Çiğ soğan doğal antimutajenlerin en kuvvetlisi olup, gen mutasyonlarına karşı direnci artırır.

Canı çiğ soğan yemek isteyenler onu mutlaka yemelidir. Bu, vücudun soğana ihtiyacı olduğunu gösterir. Sıhhatli kimse buna ihtiyaç duymaz. Sarımsak ve soğanın kokusunu gidermek için karanfil, kakule, nane, maydonoz ve anason çiğnenebilir, dişler misvaklanabilir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) "Bir yere giden oranın soğanından yesin, o yerin hastalıklarından emin olsun" buyurmuşlardır. Ancak soğan veya sarımsak yiyerek camiye gitmek doğru değildir.

Buruna damlatılan soğan suyu nezleyi giderir, gribi durdurur, baş ağrısını hafifletir.
Kulağa damlatılan soğan suyu kulak iltihabını kurutur, baş ve diş ağrılarına, kulak çınlamasına iyi gelir.

    Çiğ soğanı kaya tuzu ile veya tuzsuz yemek mideyi, tükürük bezi ve lenf bezlerini balgamdan temizler, mideyi kuvvetlendirir, iştahı açar, tükürüğü arttırır.
    Su veya et suyunda pişirilmiş soğanı yemek, sarılık hastalığına çok iyi gelir.

        Kabuklarıyla fırında veya közde pişirilerek lapa haline getirilen soğan yanıkların, donmayla

oluşan yaraların, çıkıkların, burkulmaların üzerine sarıldığında tedavi eder, furunkul gibi iltihaplı şişliklere sarılırsa, iltihabı dışarı atar.
        Hayvan veya insan ısırığına veya yaraya, taze sıkılmış soğan suyu + tuz karışımıyla pansuman yapılır. Bu, yarayı enfeksiyondan korur, kısa zamanda yaranın kapanmasını sağlar.

      

         Öksürük ve nefes darlığına karşı:

    Bir soğan ince kıyılır, 100 gr. bal ile karıştırılıp, 3 saat bekletilir. Sonra süzülür ve günde 3-5 defa 1 çorba kaşığı içilir.

Veya

     Soğan suyu ve doğal bal eşit miktarlarda karıştırılıp sabah-akşam 50 gr. içilir. Atar damarların progresif daralmasını durdurmak için:
     Filizlenmiş soğanın sadece iç kısmı alınır, dış kısmı atılıp, suyu sıkılır, aynı miktarda su ile karıştırılarak içilirse, farklı sebeplerden dolayı daralmış olan atar damarları açar.

        Böbrek iltihabına karşı:

      Hurma çekirdekleri kavrulduktan sonra öğütülür ve soyulmamış bir soğanın içi oyularak doldurulur. Fırında pişirilir ve her gün bir adet yenir.

       Egzama için:

           Soğan suyu ve kekik suyu eşit miktarlarda karıştırılır. Egzama olan bölgelere sürülür. Veya

               Soğan suyu ve elma sirkesi eşit miktarlarda karıştırılır ve egzamalı bölgelere uygulanır. Sirke ne

kadar kuvvetli olursa o kadar iyi olur. Yukarıdaki karışımla dönüşümlü olarak kullanılır.

Göz hastalıkları için: Yeni sıkılmış soğan suyu günde 1-2 defa göze damlatılırsa gözü temizler, kuvvetlendirir ve yeni oluşmaya başlayan kataraktı eritir. Veya Soğan suyu ve bal eşit miktarlarda karıştırılıp göze damlatılırsa iltihabı kurutur, damar tıkanıklıklarını eritir, göz tansiyonunu indirir, ayrıca katarakta çok iyi gelir.

Eski, iltihaplı yaralar için:

200 gr. havuç suyuna 30-50 gr. soğan suyu katılır ve sabah akşam içilir, buna 20 ila 40 gün devam edilir. Kanı ve cildi temizler, yüz rengini güzelîeştirir, mide ve bağırsak yaralarını kapatır, "barut yanığı"nı ("Endometriozis" bölümüne bakınız.) dışarı atmaya yardımcı olur.

Soğan ince rendelenir veya dövülür. Sonra aynı miktar bal ile karıştırılıp, yaralara sürülür.

 

Tuz

Hadisi Şerifte: 'Temeğe tuz ile başlayandan Allah üç yüz otuz çeşit hastalığı uzaklaştırır. Bu hastalıklar, delilik, cüzzam, bağırsak rahatsızlığı ve diş ağrısıdır. Kalanı Allahü Teala'nın yüce bilgisinde saklıdır", buyurulmuştur.

Tuz derken, bugünkü rafine edilmiş sofra tuzu (NaCl, sodyum klorür) değil, doğal, işlenmemiş kaya tuzunu veya deniz tuzunu kastediyoruz. Bu tuzlar iyot, magnezyum, potasyum, çinko, silikat gibi insan sağlığı için gerekli makro ve mikro elementleri içerir. Gri kaya tuzu (turşu tuzu), deniz tuzu (kalın olan), İngiliz tuzu, Hindistan tuzu doğal tuzlardandır. Bunlar ve benzeri tuzlar bağırsakları temizleyip ishali durdurur, kabızlığı ve çeşitli kokulan giderir, mide asidi üretimine yardımcı olur, donmuş maddeleri eritir, diş taşlarını temizler, safrayı ve balgamı söker, yaralan temizler ve kurutur, diş etlerini ve dalağı kuvvetlendirir, cilde güzellik verir. Zeytinyağı ile tuz ateşle oluşan yanıklara hemen konulsa, kabarcıkların oluşmasını önler. Yemeklere konan tuz, mide asidi üretimine yardımcı olur.

Vücudun tuz ihtiyacı günde 10-12 gramdır. Bu miktardaki tuz, bir porsiyon ette, 3 tane zeytinde ve günlük ekmekte bulunur. Çiğ sebze ve salataya tuz katmak doğru değildir. Çünkü tüm bitkiler suni gübreyle yetiştirildiği için, sebzeler, tahıllar, meyveler ve tohumlar zaten tuz içerir.

Rafine edilmiş tuz turşuların kalitesini, sıcak yemeklerin tadını bozar. Tuz, sulu yemeklere pişirme sonunda, patatese pişirme başlangıcında, baklagillere yumuşadıktan sonra eklenir. Et, balık ve sebzeler (patates hariç) kavrulmadan önce, patates ise kavrulma sonunda tuzlanır. Baharat kullanıldığı zaman, tuzu azaltmak gerekir. Yemeklere tuz ile birlikte biraz şeker de katılırsa yemeğin tadı daha lezzetli olur. Rafine edilmiş katkılı sofra tuzu veya yapay tuz, bütün katkılı yiyecekler gibi, sağlığa zararlıdır ve doğal tuzun yerini tutamaz.

Sofra tuzuna eklenen katkı maddeleri: Sodyum Alüminyum Silikat (El73): Renklendirici ve nem tutucu olarak kullanılan katkıdır. Zehirlidir ve katkı maddeleri dahil her tür maddeye karşı aşırı duyarlılığa neden olabilir. Dünyanın çoğu ülkesinde yasaklanmıştır. Ve/veya Titanyumdioksit nanoparçacıkları nem tutucu ve beyazlatıcıdır. ("Katkı maddeleri" bölümüne bakınız.) Bunlarla birlikte iyotlu tuza Potasyum iyodür katılır. Potasyum iyodürün iyot stabilizörü Sodyum Tiyo sülfattır. Potasyum iyodür çok zararlı bir maddedir ve tek başına tiroid bezinin dengesizliğine sebep olabilir. (Sodyum tiyo sülfatın zararı için "Katkı maddeleri" konusunda "Sülfit-Sülfatlar" bölümüne bakınız.)

       Tarçın Cinnamon

Kataraktı ve göz kararmasını giderir, nezleyi, öksürüğü, saç dökülmesini durdurur. Yüzdeki siğillere, titremelere, baş ağrılarına çok faydalıdır. Karaciğerdeki tıkanıklığa, rahim ve böbrek hastalıklarına iyi gelir. Vücut sistemlerinin çalışmasındaki düzensizliği giderir, atar damarları ve özellikle kalp damarlarını açar. Siyah çay ve kahvenin zararını azaltır. Yemeklerin üzerinde ve beyaz undan yapılmış hamur işlerinde kullanılabilir.

Tarçın günde 0,5-1 çay kaşığından fazla kullanılmamalıdır. Üçüncü derecede ısıtıcı ve kurutucu olduğu için her gün kullanılmaz. 1-3 haftalık kürler halinde ve haftada 1 -2 defa çay, kahve ve yemeklerde kullanılabilir.

Bugün tarçın yerine doğala özdeş tarçın aroması glikoz veya fruktoz ile karıştırılmakta, bu karışım hazır gıdalarda, pastahane ürünlerinde ve salepte kullanılmaktadır. Tarçın alırken kabuk tarçını tercih etmek gerekir.

Yeşil çay

Yeşil çay kolon, mide, karaciğer, akciğer, göğüs ve cilt kanserlerinden korur. Yüksek tansiyonu düşürür, düşük tansiyonu normale döndürür. Kanı temizler, kalbi ve sinir sistemini rahatlatır. Konsantrasyon kabiliyetini olumlu yönde etkiler. Yemekten önce veya yemeğin dışında ayrı olarak, bal ile veya sade, demlenerek içilebilir. Ancak yeşil çayı 1 dakikadan fazla demlememek gerekir, aksi halde faydalı özellikleri azalır.

 

Kuru Üzüm Grape raisin

Hadisi Şerifte "Kuru üzümü yemeye devam edin. Zira o safrayı açar, balgamı keser, sinirleri yatıştırır, yorgunluğu giderir, ahlakı güzelleştirir. Nefsi hoş eder, kaygıyı uzaklaştırır." buyrulmuştur.

Çeşitli mikro elementler, vitaminler ve organik asitlerin kaynağıdır. İdrarı çoğaltır, bağırsakları yumuşatır ve rahatlatır, balgamı söker, kolesterolü düşürür. Bu özelliklerinden dolayı romatizmaya, böbrek, karaciğer, akciğer ve eklem hastalıklarına karşı kullanılır. Yeşil üzüm (koruk) ishali durdurur, bağırsaklardaki yaralan kapatır, sedef ve vitiligo hastalıklarına iyi gelir. Üzüm pekmezi kam artırır. Sabah yenen üzüm yüze parlaklık ve güzellik verir. Taze üzüm bol glikoz, potasyum, B vitamini ve kalsiyum içerdiği için kalp ve sinir sistemini kuvvetlendirici olarak kullanılır. Saç kepeklenmesine çok iyi gelir. "Ekmekle kuru üzüm yiyen ömründe doktora muhtaç olmaz". Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in bu sözü halk arasında ünlüdür. Maalesef, şimdi asmalara, kurutulmuş üzümlere yapılan ilaçlamalar sağlık için tehlike oluşturmaktadır. Bugün ilaçlanmamış doğal üzüm bulmak ne kadar zorsa, doğal ekmek (doğal maya ile doğal buğday unundan yapılmış tandır veya saç ekmeği) bulmak da o kadar zordur.

 

    Vişne Prunus cerasus

Kansızlığa, akciğer ve böbrek iltihabı dahil bütün iltihaplı hastalıklara, dizanteri enfeksiyonuna, hepatite, idrar tutamamaya, kabızlığa karşı çok |kilidir. Kalp çarpıntısına iyi gelir. Öksürüğü keser, idrar söktürür, ishali durdurur. Vişne mevsiminde göze, günde 1 -2 defa vişne suyu damlatıldığında görme kuvvetini ve gözün parlaklığını artırır. Vişne mevsiminde sabahtan öğleye kadar sadece vişne yemek (1-2 kg. kadar) çok faydalıdır. Öğleden sonra yemek yenebilir.

Zencefil Zengiber officinale

Karaciğeri, mideyi ısıtıp kuvvetlendirir, hazmı kolaylaştırır, bağırsakları güçlendirir, kusmayı önler, midedeki balgamı parçalar ve iltihabı kurutur. Kan basıncını normalleştirir, kan dolaşımını uyarır, terletir ve ateşi düşürür. Cinsel arzulan tahrik eder. Devamlı zencefil kullananlarda kanseri önler. Bağırsak hastalığı olanlar, apandist ameliyatı geçirenler, toz zencefili çay, süt ve yemeklerle birlikte günde 2 gr. (1 çay kaşığı) kadar kullanmalıdır. Beyaz undan yapılmış tatlılara, ekmeğe ve hamur işlerine zencefil katılırsa, zararını azaltır, hazmını kolaylaştır. Taze zencefil rendelenerek bal ile karıştırılır ve hergün yemekten önce 1-2 çorba kaşığı yutulur. Veya taze zencefilin özsuyu günde 1-2 çorba kaşığı içilir. Yemekten önce veya hazmı kuvvetlendirmek için yemekten sonra da içmek mümkündür.

Mide ekşimesi ve mide yanmasını gidermek için ve hazımsızlığa karşı, yemekten önce veya sonra ısırarak taze zencefil yenebilir.

     Zeytin Ağacı Olea europaea

Yaprağı çiğnendiğinde, ağız yaralarına iyi gelir.

Kaynatılmış yaprağının suyu ile gargara yapıldığında, diş etlerini kuvvetlendirir ve diş ağrılarını giderir, içilirse, yüksek tansiyonu ve yüksek kan şekerini düşürür.

      Zeytinyağı

Birer günlük aralarla saç diplerine sürülürse saç dökülmesini durdurur, saçları kuvvetlendirir, beyaz saçları döker, baş ağrısını hafifletir.

Eski zeytinyağı ağrıyan bel ve eklemlere sürülerek masaj yapılırsa, eklemleri yumuşatır ve ağrıları azaltır. Yılancığa ve alerjik cilt döküntülerine sürülürse döküntü azalır, basur memelerine sürülürse, ağrıyı dindirir, iyileşmesini sağlar.

1 avuç kuru üzüm 1 litre su içinde kaynatılarak süzülür, bu su 200 gr. eski zeytinyağı ile karıştırılıp lavman yapılırsa, kalın bağırsak yaralarına, basura, paraproktite adı verilen kalın bağırsaktaki fistüle çok iyi gelir.

Zeytinyağıyla masaj yapılan kaslar esneklik kazanır,-göze sürülse göz kuvvetlenir, kulağa damlatılsa kulak temizlenir, cilde uygulansa cildi parlatır, yumuşatır, güzelleştirir ve kırışıklıkları yok eder. Zeytinyağının içine kantaron, kekik koyarak, öğütülmüş çörekotu veya anasonla karıştırarak faydası artırılabilir. Cilt ve saç için kullanılan zeytinyağına bir damla menekşe, gül ve benzeri kokulu yağlar eklenebilir.

Zeytinyağı içildiğinde, karaciğeri yumuşatır ve temizler, safrayı arttırır, karaciğer ağrılarını giderir, karaciğeri çalıştırır, sarılığı iyileştirir, bağırsakları rahatlatır, mideyi kuvvetlendirir ve mide yaralarını kapatır, bağırsaklardaki kurt ve solucanları düşürür, basuru yok eder, damarları açar, kolesterolü ve kandaki şekeri düşürür, bağışıklığı artırır. Hem içilir ve hem de lavman yapılırsa, bağırsak tıkanıklığını geçirir.

Zeytinyağından maksimum fayda sağlamak için yemeği yağsız pişirdikten sonra zeytinyağını üzerine gezdirmek gerekir.

     Zeytin

Siyahlaştırma işlemi görmüş ve sirke ruhu veya sitrik asit ile hazırlanmış siyah zeytinin midede hazmı zordur. Böyle zeytinler dalak hastalıklarına, psikolojik dengesizliklere neden olur. Doğal salamura siyah zeytini ve sele zeytinini suyla yıkayıp yemek gerekir. Zeytin, iştah açar, mideyi kuvvetlendirir, yüksek tansiyonu ve kandaki şeker miktarını düşürür.

Yeşil zeytin çok besleyicidir ve hazmı siyah zeytinden daha kolaydır. Doğal hazırlanmış salamura yeşil zeytin karışık yemeklerin zararını azaltır. Sirke ruhu veya sitrik asit ile hazırlanmış yeşil zeytin ise zehirlidir, ondan sakınmak gerekir. ("Sirke" bölümüne bakınız.)

Hülasa

Her insan farklı bir mizaca sahip olduğu için kendi mizacına uygun yemekleri ve davranışları seçer. Doğal yaşayan insan mutlaka doğru seçim yapar. Mizacı bozmamak için doğuştan itibaren doğal istekleri takip etmek gerekir. Normal doğumla dünyaya gelen, 2 yaşma kadar emzirilen çocukların istekleri doğaldır ve mizaçlarına zararlı yiyecekleri asla ağızlarına almazlar, yüzlerini çevirirler. Ancak anne-baba ve çevredekiler çocukların isteklerini, sistematik olarak kendi isteklerine uydurmaya çalışarak, çocukları doğal davranış ve isteklerden uzaklaştırırlar. Doğal olmayan bütün hazır, katkılı yiyecekler, beslenme kurallarının ihlali, doğal olmayan oturma pozisyonları, ıslak mendil, pişik kremi ve hazır bez kullanımı doğal istekleri zararlı alışkanlıklara dönüştürür. Tüm bunlar insanı, mizaca uygun olmayan yemek seçimine, derin mizaç değişimlerine ve hastalıklara sürükler. Bu şartlar altında isteği takip etmek hastalık uçurumuna doğru gitmek demektir.

Böyle bir durumda insan mizacının özelliklerini açığa çıkartabilmek için, vücudu temizlemek ve açlık yapmak gerekir. Aç kalan insanın koku, tat alma yeteneği, istekleri canlanır ve doğallasın Mizaç özellikleri yeniden ortaya çıkar. İnsan ilginç bir şekilde doğal zeytinyağı, soğan, sarımsak, yeşillik, meyve, kısacası sadece sağlığa faydalı ve mizacına uygun yemekleri istemeye, ancak katkılı yiyecekler, içecekler ve suni aramalardan iğrenmeye başlar. İşte o zaman insan yemek konusunda en doğru seçimi yapabilir. Yiyecekleri doğru seçebilen insanın fikirleri ve davranışları da değişir.

Meyve, sebze, baharat ve bitki çeşitleri doğal olup, doğru seçildiğinde, onlar sadece yemek değil, aynı zamanda hastalıklara karşı birer ilaç hükmündedir. Yukarıda, en faydalı yiyeceklerin bir kısmının sunulduğu listeden mizaca uygun olanlar seçilebilir. Büyük alimler bitki ve hayvanların zikrini işitir, hangi bitkinin zikri vücuttaki hangi organın zikriyle uyuşuyorsa o bitkinin o organ için şifalı olduğunu anlarlardı. Yani, bitkiler organların zikrini düzeltmede yardımcı olabilir. Bu konuda Peygamberimizin (s.a.v.) ilminin, gelmiş geçmiş ve gelecek alimlerin ilminden daha üstün olduğunda zerre kadar şüphe yoktur. Peygamberimiz "Benim nazarımda, bal gibi şifa yoktur" buyurmuşsa, hastalıklarda bal kullanmak en akıllıca seçim olacaktır. Ancak insana faydalı olanın etrafına mutlaka bir tuzak kurulmuştur ve bu tuzak faydalıyı faydasız veya zararlıya çevirmektedir. Mesela, bala hile karıştırmak, meyve, sebze, tahıl ve baklagillerin genetiğini değiştirmek, yağları hidrojenize etmek ve içine katkı maddeleri katmak bu tuzaklardan sadece bir kaçıdır. Bu tuzaklardan kendini koruyabilen, yani yiyeceğini kendisi üreten, doğal gıda üretimini teşvik eden ve yalnız bunları kullanan Allah'ın izniyle, sıhhat bulur

 

SAĞLIĞI KORUMA YOLLARI

"Her derdin aslı çok yemek ve her devanın esası açlıktır"

Hadis-i Şerif

Çok yemek, hastalık mayasıdır.

Feridüddin Attar

Yediğinizi hazmetmeden, tekrar yemekten çekininiz.

îbni Sina

Doğru beslenmek

hastalıklardan kurtulmanın imkanı yoktur. Çünkü bu Her yolculuk gibi sağlığa yapılan yolculuk ta atılan ilk adımla başlar. Bu ilk adımın adı "doğru beslenmek"tir.

"Ey peygamberleri Temiz olan şeylerden yiyin ve salih ameller işleyin" (Müminun suresi, 51). Dikkat edilirse ayette yemek, amelden önce gelmektedir. Yemek yemeyi bilmeyen doğru ve yanlışı ayırt edemez, salih amel işleyemez. Kendisine hayrı olmayan, başkalarına hiç faydalı olamaz.

Büyüklerimiz "Önce yemek yemeyi öğren, sonra marifetten bahset", derlerdi. Bugün doğru beslenmeyi unuttuğu halde herkes marifetten bahsetmektedir.

Fatır Suresi 3. Ayet-i Kerime'de "Ey insanlar! Allah'ın size olan nimetini hatırlayın, Allah'tan başka size gökten ve yerden rızık verecek bir yaratıcı var mı? Ondan başka ilah yoktur. Nasıl oluyor da (tevhitten küfre) döndürülüyorsunuz?" Maide Suresi 87-88. Ayet-i Kerimelerde "Ey iman edenler! Allah'ın size helal kıldığı iyi ve temiz nimetleri (kendinize) haram etmeyin ve (Allah'ın koyduğu) sınırlan aşmayın. Çünkü Allah haddi aşanları sevmez. Allah'ın size rızık olarak verdiklerinden helal, iyi ve temiz olarak yiyin ve kendisine inanmakta olduğunuz Allah'a karşı gelmekten sakının.

Araf Suresi 31. Ayet-i Kerime'de 'Yiyin, için, fakat israf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez." buyuruluyor. Öyleyse ölçüyü bulmak gerekir. Peygamberimiz (s.a.v.) "Gündüz beyazlığı ve gece karanlığında ikişer kere yemek ve içmek israf ve illettir." buyurmuştur.

İlk nefesten son nefese kadar süren hayat yolculuğunda yemek ve sağlık her zaman çok önemli olduğu için hataya düşmenin en kolay yolu olmuştur. Hazreti Adem'in cennetten kovulmasına sebep olan da yemektir. Kötü ahlakı ve davranışları ortaya çıkaran, tüm hastalıkların kaynağı olan, yaratılışı unutturan ve insanları mutsuzluğa sevkeden aşırı yemek hırsı ve doğru beslenmeye gereken önemin verilmemesidir.

Beslenme alışkanlıkları düzeltilmeden şekilde, hastalık, bir taraftan tedavi edilirken, diğer taraftan beslenmektedir. Onun içindir ki, herhangi bir hastalığın tedavisi öncelikle beslenme alışkanlıklarının düzeltilmesinden başlar:

Evvela zararlı yiyecekler yerine faydalı yiyeceklere, pişmiş yemek ağırlıklı beslenmek yerine çiğ yemeye alışmak gerekir. Normal olan, bir günde tüketilen gıdanın yüzde 40'ını pişmiş (ekmek dahil), yüzde 60'ım ise çiğ yiyeceklerin oluşturmasıdır.

ikinci basamak ise yiyecek ve içeceklerin miktarını azaltmaktır.

Yemek öğünleri günde iki defaya indirilmeli ve iki öğün arası 6-8 saatten az olmamalıdır.

Yemekte ilk önce su veya çay veya meyve suyu içilmeli, sonra meyve veya tatlı, sonra yemek ve salata yenmelidir.
Mesela, sabah:
Yeşil çay (veya su) 1-2 tatlı kaşığı bal, 80-100 gr. ekmek 15-20 gr. tereyağı (tereyağı bal, zencefil veya tarçınla karıştırılabilir).

Veya

Karpuz (karpuz yerine havuç suyu, meyve suyu veya meyve olabilir). 40-50 gr. peynir (veya 1-2 tane yumurta), 5-7 tane zeytin, 100-150 gr. salata, 50 gr. ekmek

Akşam:

Meyve veya kavun veya karpuz,

Baharatlı sebze yemeği yanında yoğurt veya et, ekmek veya pilav. Veya

Havuç suyu veya meyve suyu veya çorba,

Etli yemek (veya balık), salata.

Yemekten 1,5-3 saat sonra su içilebilir.

Kahvaltı için en uygun saat 7-8 arası, ikinci yemek için ise ikindi-akşam arasıdır.

Burada dikkat edilecek çok önemli bir nokta vardır: Sindirim organlarının günlük görevi saat 21.00'de sona erer. Bu saatte mideye gelen yemek midede sabaha kadar hazmedilmeden kalır ki bu durum tehlikelidir. Midede hazmedilmeyen yemek bağırsaklardaki mukozaya hücum eder.

Yemeğin miktarı ve cinsi, insanın işine, hareketliliğine ve yaşına bağlıdır. Ancak 250-300 gramdan fazla yememek ve doymadan sofradan kalkmak gerekir. Öğlen bitkisel çay, doğal kahve, su içilebilir veya bir çeşit meyve yenebilir.

Su yemekten önce içilebilir. Fakat yukarıda anlattığımız gibi, bu durumda bir incelik vardır: Burnun, pişen yemeğin kokusunu algılamasıyla, ağız ve mide bezleri bu yemeğin hazmı için gereken enzimleri üretmeye başlar. Bu sırada içilen su, bu enzimleri silip atar, bağırsağa akıtır, böylece yemeği sindirmek zorlaşır. Onun için, yemekten önce sadece birkaç yudum su içilebilir.

Yemekle birlikte içilen su ise, çiğneme sırasında tükürük enzimleriyle ağızda başlamış olan hazım işlemine zarar verir. Tükürük üretimini azaltır, tükürükte bulunan enzimlere karışarak onları zayıflatır ve ağızda bir dereceye kadar gerçekleşmesi gereken hazmı engeller. Neticede mide, karaciğer ve bağırsağın işi zorlaşır. Yemeğin akabinde meyve suyu içenlerin durumu daha da vahimdir, çünkü meyve suyu yemeğe zıt karakterde olduğu için hazmı bozarak, midede mayalanmaya neden olur.

Yemek bittikten sonra içilen su mideden ayrılmaz, mideyi genişletir. Enzimlere karışarak onları zayıflatır, hazmı ağırlaştırır, hazım ile meşgul olan salgı bezlerine ve kalbe ağır yük yükler. Yemekten sonra su istenirse, sadece bir kaç küçük yudum içilebilir. Meyve veya karpuz yemek, çay, su veya meyve suyu içmek isteniyorsa yemekten 30 dk-1,5 saat önce yenilip içilmesi daha iyidir. Bunlar midede çok durmadan bağırsağa iner ve midenin genişlemesini önler. Yemekten 1 buçuk-3 saat sonra midenin hazmı sona yaklaşıp yemek ikinci hazma hazır olunca, insanın susaması doğaldır. İşte bu zaman, su veya şekersiz nane, kekik, zencefil, biberiye, mercanköşk çayı veya yeşil çay içmek, karpuz veya kavun yemek için en uygun zamandır. Ancak bayat, doğal olmayan veya karışık yiyenlerin ve hazmı zayıf olanların hazım işlemi daha uzun sürdüğünden suyu daha geç içmesi gerekir.

Yemek yerken, lokmayı küçük alıp, en az 15 defa, en uygun şekliyle 30 defa çiğneyerek yutmak gerekir. Unutmamak gerekir ki süt, sıkılmış meyve ve sebze suyu da yemek hükmündedir. Onlar da küçük yudumlarla ağza alınır, ağızda ılıtılıp içilir. Mide, bağırsak ve dalağın bozulan fonksiyonlarını düzeltebilmek için bazen sadece yemekleri düzelterek, çiğneme sayısını artırmak yeterlidir.

Sağlığını korumak isteyenler tükettikleri gıda çeşidini azaltmalı, meyve, sebze ve yemeklerden birkaç çeşidini seçerek onlara devam etmelidir. Doğru seçilmiş yemekleri yedikten sonra insan kuvvet ve hafiflik hisseder, uykusu kısa olur, gaz oluşmaz, büyük abdest problemi olmaz. Yemekler yanlış seçilmişse, insana ağırlık çöker, uyku basar, gaz, kabızlık ve ağız kokusu oluşur, uykuda horlama ortaya çıkar.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) meyvelerden hurma, üzüm, kavun ve karpuzu, sebzelerden salatalık, kabak, kerevizi, yiyeceklerden bal, kaymak ve sütü, yemeklerden mercimek, pirinç pilavı, keşkek yemeği (buğdayla pişirilmiş et), koyun ve kuş etini severdi. "Eğer Rabbimden her gün bana et yemeyi nasip etmesini isteseydim, nasip ederdi", buyururdu. Ancak bunu istememiş, hayatı boyunca genellikle su ve hurma ile yetinmiştir.

Halk arasında "Ne kadar çok ve çeşitli yersem, o kadar faydalıdır. Çeşitli yemekte bol vitamin, gerekli maddeler var ve onlar hastalıklara karşı vücuduma direnç kazandırır", düşüncesi sabittir. Öyle olsaydı, zengin insanlar daima sağlıklı, fakirler ise hasta olurdu. Halbuki durum öyle değildir, hatta tam tersidir. Farklı yemeklerin karışımı midede hazmolunmayıp, çürür. Çürümüş yemeklerin kalıntıları damarlarda birikir, kılcal damarları tıkar. Bu durumda dokular ihtiyacı olan besleyici madde ve vitaminlerden mahrum kalır. Sonuçta çeşitli yemekler yiyenler daima açlık hissederler. Gerçekten de onlar açtır. Toklar ise az yiyenlerdir. Az yiyen ve günde 2 defadan fazla yemeyenler yediklerini kolayca ve sonuna kadar hazmederler. Bu insanlarda vücuda gerekli olan besinler kana karışır, zararlılar dışarı atılır. Mide, bağırsaklar ve damarlar temiz, dirençli ve sağlıklı kalır. Sağlıklı bağırsaklarda normal mikroplar yaşar ve onlar vitaminleri ve gerekli besin maddelerini, hatta proteinleri havadaki azotu kullanarak sentez ederler. Gerekli besin maddeleri kan ile dokulara gönderilir, hücreleri doyurur. Büyüklerimiz "Açlık azaları doyurur, tokluk ise aç bırakır", buyurmuşlardır.

Ağır çalışanlar ve spor yapanlar daha fazla yemek yerler. Onlar kaslarını geliştirmek için, beslenme kurallarını bozmadan, 250 gr.'dan fazla pişmiş yemek yemeden, proteinli yiyeceklere öncelik vermelidirler. Proteinli yiyeceklerden en iyisi yeşil taze çiğ sebzedir (ıspanak, yeşil fasulye, maydanoz, dereotu, tere, kereviz yaprağı, semizotu vb.). Et, balık, yumurta ve peyniri de bol çiğ yeşil sebzeyle yemelidir. Az hareketli insanlar beslenme kurallarını bozmaz fakat gerekenden fazlasını tüketirlerse, ağır hastalıklara yakalanmazlar, sadece şişmanlarlar. İlkbahar ve sonbaharda nezle, öksürük, aksırma, bazen ateşlenme, burun kanaması, kusma, kadınlarda adet uzaması gibi tepkilerle yemek fazlalıklarını atarlar. Ancak, fazla yemek yiyenler, vücutlarını, yemeği hazmetmek, fazla besin maddelerini depolamak, zararlı maddeleri dışarı atmak, fazla kiloların yükünü taşımak gibi büyük bir zahmete ve ihtiyarlığa sürüklerler.

Bize verilen ömürle birlikte rızkımız da verilmiştir. Unuttuğumuz bu gerçeği aşağıdaki hikaye ile hatırlamaya çalışalım:

"Hak Teala bir Tavus Kuşu yaratmış ve ona dünya dolusu vadileri rızık olarak vermiş. Tavus Kuşu kendisine verilen rızkı bol görmüş ve hiç düşünmeden yıllarca yemiş, sonunda sadece on tane vadi kalınca da, korkusundan günde ancak on tane ekin yemeye başlamış. Sonra bir tek vadi kalınca kuş bir tane ile kanaat etmeye başlamış. Kendisine ayrılan rızık bitince, kuşun eceli gelmiş.

Bugün bilimadamları, kısıtlı miktarda yiyecek verilen hayvanların, fazla besin tüketenlere göre daha uzun yaşamasının sebebi olan geni tespit etmişlerdir. Yaşam süresinin artmasını sağlayan bu gen, diğer genlerin işlemesini de düzenlemektedir. Bilim adamları, bir hayvana normalde tükettiği besin miktarının yüzde 70'inin verilmesinin, hayvanın yaşam süresini yüzde 20-30 artırdığını belirtiyorlar.

Çağımızın insanı ise günde 4-5 kişinin yemeğini yemek suretiyle, çeşitli hastalıklara maruz kalmakta ve sağlığını kaybetmektedir. Böyle beslenen insanların sonlarının pek parlak olacağı söylenemez, hatta bu insanların hallerini "perişan" kelimesi daha doğru ifade eder. İmanlı ve az yiyen insanlar ise sağlığını kaybetmeden, ihtiyarlık zilletine düşmeden, ağır hastalıklar sonucu değil, rızkı tükendikten sonra yani eceli gelince sessiz, sedasız bu dünyadan ayrılırlar.

Mevsimler ve Sağlık

İlkbahar

İlkbaharın güneş ışıkları, tabiatı uyandırır, yeni bir hayat için dünya yüzeyi temizlenir. Güneşin tesiriyle hayvanların bazısı yününü, bazısı boynuzunu, bazısı da derisini değiştirir. İnsan da tüm canlılar gibi ilkbahar güneşinin kuvvetli etkisi altında kalır. Kışın yağlı, peynirli ve etli yemeklerin yetersiz sindirimi sonucu oluşan zararlı ve toksik kalıntılar ilkbaharda kusma, kanama, öksürük, aksırma, ateş, nezle, terleme, fazla miktarda idrara çıkmayla dışarı atılır. Bu, bağışıklık sisteminin normal bir koruma mekanizmasıdır. Beden kendisi için gerekli olan maddeleri asla dışarı atmaz. Bedende böyle bir mekanizma yoktur.

Çiçekler açar, çiçek tozları havayı doldurur ve alerji hastalıklarında patlama görülür. Çiçek tozu mükemmel bir temizleyicidir. Vücuttan tüm kalıntıları dışarı atmaya başlar ve bu işi o kadar güçlü ve hızlı yapar ki, vücut bu temizlemeyi idare etmekte zorlanır. Bu işin yapılmasında vücuda yardım etmek ve temizlemeyi kolaylaştırmak için, insan zararlı yiyecekleri tüketmemeli, yediklerinin doğal, faydalı yiyecekler olmasına dikkat etmeli ve ilkbahar öncesi 3 günlük açlıklar yapmalıdır. Bu yapılırsa, açlıklarla kuvvetlenen vücut, çiçek tozuna karşı alerjik tepki vermeden, polenlerin etkisini kendi faydasına kullanır. İlkbahar hastalıklarına hazırlık yapamayanlar da, ilk günlerden itibaren yemekleri azaltmalı, yeşil sezbe, bilhassa hindiba, ısırganotu, kuzukulağı, atkulağı, çobançantası, sinirliot, yabani soğan ve sarımsak gibi yeni çıkan yabani yeşillikler yemelidir. Bu günlerde oruçları çoğaltmalı, hacamat yaptırmalı, sülük kullanmalı, çimlenmiş yulaf veya arpa yemeli, limon, doğal sirke ya da greyfurt suyu içmeli, sinameki kullanmalı ve karaciğeri temizlemelidir.

İnsan, hacamatla kılcal damarlarda kış boyunca toplanan yağlı atıklar ve tıkanıklıklardan, sülüklerle toplar damarlarda toplanan zararlı maddeler ve tıkanıklıklardan, karaciğer temizlemesiyle karaciğerde toplanan zehirlerden ve tıkanıklıklardan kurtulur. İlkbahar, karaciğeri temizlemek, safra kesesi, böbrek ve mesane taşlarını düşürmek için en uygun zamandır. '"

Mikroelementler, vitaminler, lifler, hafif ve canlı besin maddeleri içeren yeşil sebzeler, yabani otlar, çimlenmiş yulaf ve arpa bağırsaklara hareket verir. Sinir sistemini ve bağışıklık sistemini kuvvetlendirir. Sirke, limon ve greyfurt ise kanı temizleyip sulandırır.

Bütün bu işlemler kan üretimine yardımcı olur.

İlkbaharda tabiat müthiş bir faaliyet içerisine girerken, insanoğlu da boş durmamalı, yürüyüş, koşma, ata binme, kürek çekme gibi sporlar yapmalıdır.

Yaz Yazın sabah 10:00-1l:00'e kadar ve 17:00-18:00'den sonra İnsan güneşte kalabilir, ancak 11:00'den 17:00'ye kadar olan zaman diliminde güneş ışınları sağlığa zararlıdır. Bu sırada dışarıda kalmak da faydalıdır, ancak gölgeye sığınmak daha doğrudur. Güneşten korunmak için güneş kremi kullanmak kesinlikle doğru değildir. Güneş ışığı D vitamini ve cildin bronzlaşmasını sağlayan melanin pigmenti oluşumunda aktif rol oynar. Melanin pigmenti cildi kansere karşı korur. Güneş kremi pigment oluşumunu engellediğinden cilt kanserine yol açar. Dolayısıyla, güneş kremi, mevcut olan tümörlerin büyümesine ve kanser hücrelerinin yayılmasına neden olur. Güneşin etkisiyle terleme çoğalır ve yemeklere ihtiyaç azalır. Zararlı maddelerden terle kurtulma fırsatını kaybetmemek için, insan yazın mümkün olduğu kadar bol meyve, kavun, karpuz, çiğ sebze tüketmeli ve suyun kalitesine dikkat etmelidir. Yalınayak yürüme, denizde, ormanda, dağlarda yürüyüşe çıkma fırsatı kaçırılmamalıdır. Deniz suyu vücuttan fazlalıkları çeker, bağışıklık sistemine, bütün uzuvlara ve sinirlere direnç kazandırır. Yüzmeyle kaslar kireçten temizlenir ve güçlenir. Deniz suyu, alerji, cilt, kas, kemik hastalıklarına ve romatizmaya şifa verir.

Sonbahar

Sonbaharda vücut kendini kışa hazırlamaya başlar: Öksürükle akciğer, aksırmakla beyin, nezleyle genizler, bademcik şişmesi ve ateşle kan, kusmayla mide ve safra kesesi, ishalle bağırsaklar ve karaciğer temizlenir. Bu tür rahatsızlıklarla karşılaştığında insan, ilaç almadan aç kalırsa, yemek olarak çiğ meyve, sebze ve balı tercih ederse ve beslenme kurallarını bozmaktan vazgeçerse, kış hastalıklarından emin olur.

Bu mevsimde meyve ve sebzeye devam etmek ve sebzelerden balkabağı, kabak, kereviz, yeşillik, ıspanak, semizotu, kırmızı pancar, havuç,- meyvelerden üzüm, nar, elma, kavun, karpuz ve hurmayı tercih etmek iyidir. İlkbaharda karaciğer temizlemesi, safra kesesi, böbrek ve mesane taşlarını düşürme işlemleri yapılmamış, sülük tedavisi uygulanmamışsa, sonbahar bu işlemler için ikinci uygun mevsimdir.

Kış

Kışın tüketilen gıdanın kuvvetli, yağlı ve haftada 3-5 defa et olması normaldir. Bal ve baharat kullanmanın tam zamanıdır. Meyvelerden limon, greyfurt, portakal, kuru üzüm, hurma ve incir, kuru kayısı ve erik, kabuğundan ayrılmamış ve kavrulmamış kuruyemiş, sebzelerden soğan, sarımsak, havuç, pancar, kereviz, turp, balkabağı, patates ve yeşil sebzeleri tercih etmek gerekir. Uzun süre saklanan ve bozulmaya başlayan meyve ve sebzeleri veya sera sebzelerini kullanmamak gerekir. Pirinç, mercimek, kuru fasulye ve nohut, kış için daha uygundur. Bu yiyecekler tüketilirken üzerlerine detaylı olarak anlatılan sinameki karışımlarından birini serpmeyi unutmamak gerekir. Sinameki yerine keten tohumu, acı kavun kökü veya magnezyum sülfat (ingiliz tuzu) da kullanılabilir.

Hareket

Her organ bir fonksiyonu yerine getirmek için yaratılmıştır. Kendi fonksiyonunu yerine getiremeyen organ zayıflar. Vücut, az çalışan organa tüm fazlalıkları ve zararlı maddeleri göndererek, onu çöplük olarak kullanmaya başlar. Mesela, omurga, öne, arkaya, sola, sağa eğilmek ve vücuda giden sinirleri tutmak için yaratılmıştır. Eğilme hareketlerini yeterli derecede yapamayan omurganın, omurlarının çevresinde derhal atıklar toplanır ve kan dolaşımı yavaşlar. Buna bağlı olarak sırt kasları zayıflar, sertleşir, esnekliğini kaybeder, omurgayı tutamaz hale gelir. Omurga çöker, deforme olur, fıtıklar oluşur, sinirler sıkışır. Sıkışmış olan sinirlere bağlı organlar tahribata uğrar.

Hareketli ve az yiyen insan daima sağlıklıdır ve kasları çocukların kasları gibi hayat boyu esnek olur. Sıhhati korumak ve güç kazanmak için insan harekete ve spora muhtaçtır. Ata binme, kürek çekme, yüzme, koşma, bisiklete binme hareketleri doğal hareketlerdir ve tüm organ ve sistemlere en tesirli olanlardandır. Bu sporlar kan dolaşımına yardımcı olur, nefesi korur, vücudu kuvvetlendirir, kireç birikimine mani olur.

Düz tabanlı ve omurgası deforme olanlar kürek çekme, ata binme veya yüzme gibi sporlara hayat boyu muhtaçtırlar. Ancak yüzmenin denizlerde yapılması gerekir, havuz suları çok miktarda klor içerdiği için orada yüzme tavsiye edilmez.

Fakat aşırı hareket, kalp çarpmtısıyla ve nefes tıkanmasıyla, ölüme koşmaya benzer. Kalp atışlarının hızlanmaması için her bir hareket, alıştırma ile yapılmalıdır. Kalp atışları hızlandıkça, ters orantıyla ömür kısalmaya başlar. Dünyadaki azıklardan biri olan kalp atışlarının da sayılı olduğunu unutmayalım.

Abdest

Abdest sağlık açısından son derecede faydalıdır. İnsan vücudu üzerinde yaklaşık 700 Biyolojik Aktif Nokta (BAN) vardır. Bunlardan 66 tanesi, "Agresi Noktaları" olarak adlandırılan ekstra aktif noktalardır. Agresi noktalarından 61 tanesi abdest uzuvlarında yer almaktadır. Abdestte azalar yıkanırken BAN faaliyete geçer, agresi noktalan denge kazanır. Bu sebepten abdestteki düzeni, sırayı bozmamaya özen göstermek gerekir.

Yüz yıkanırken mide, bağırsaklar, safra kesesi, idrar yollan, sinir sistemi ve üreme organları,-

Kollar yıkanırken bağırsaklar, kalp, akciğerler, üreme organları, idrar yolları ve kan dolaşımı uyarılır.

Kulaklar, yaklaşık 100 BAN'den ibaret olan ve hemen hemen tüm organlarla bağlantılı olan bir komuta merkezidir. Kulaklar meshedilirken bütün organlar uyarılmış olur.

Ayaklar yıkanırken hormon dengesini sağlayan, büyüme ve üremeyi kontrol altında tutan hipofiz, böbrekler ve hemen hemen tüm organların faaliyetini etkileyen BAN uyarılır.

Akupunktur noktalarının uyarılması sonucunda vücutta enerji ve kan dolaşımı kolaylaşır, vücudun direnci artar, bağışıklık sistemi güçlenir. Ateş yükseldiğinde soğuk su ile abdest alınırsa, ateş 1,5-2 derece kadar düşer.

Abdest yükselen tansiyonu düşürür, baş ağrısını hafifletir, uyuklamayı, yorgunluğu ve öfkeyi giderir. Soğuk su kullanmak, abdestin ve guslün faydalarını arttırır. Ancak akciğer veya karaciğer hastası olanlar, ağır ameliyat geçirenler, yaşlılar, ishal halinde olanlar için ılık su kullanmak daha iyidir.

Peygamberimiz (s.a.v.) ashabına abdest için ılık su tavsiye ederdi. Bu tavsiye avam için değil, yüksek manevi mertebelere ulaşan ve düşük ruh mertebelerine ait yıkıcı ve kronik hastalıklardan kurtulanlar içindir. Tıpkı soğan ve sarımsağı yememe tavsiyesi gibi.

Misvak akupunktur noktaları vasıtasıyla, dişetlerine 28 sinirle bağlanan beynin, 5 duyu organı ve sinüslerin, kasların, iç organların ve ayrıca üreme organlarının işlevini dengeler. Misvak kaslardaki ağrıyı azaltır, diş eti hastalıklarını ve diş çürümesini önler, ağızdaki zararlı mikropları öldürür. Düzenli misvak kullanan insan akıl sağlığını ve hafıza kuvvetini son nefesine kadar korur.

Misvağın etkisi kullanıldıktan sonra 48 saat boyunca devam eder.

Namaz

Namaz Vakti

24 saat içinde ardarda gelen, 5 tane büyük ve 50 tane küçük aktif bioritm periodu vardır. 5 büyük periodun herbirinin başlangıcındaki ilk 15 dakika biyolojik olarak en aktif zamandır. Bu vakitte akupunktur noktaları tamamen açık durumdadır. 5 vakit namaz bu 5 büyük biyolojik perioda denk gelmektedir. 15 dakika sonra BAN yavaş yavaş kapanmaya başlar ve bu kapanma süreci 1,5-2 saat devam eder.

Allah'ın Resulü (s.a.v.) buyurmuştur:

"Namaz için vaktin evveli Allah'ın rızası, vaktin ortası Allah'ın rahmeti, vaktin sonu ise Allah'ın affıdır."

"insanlar eğer namazlara erken gelmenin sevabını bilselerdi, bunun için yarışırlardı."

Namaz Hareketleri

Rüku,
 

iç organlarıyla birlikte yumurtalık, rahim, prostat, böbrek, idrar yollan ve omurganın sağlığını korur. Mide, karın, sırt ve boyun kaslarını güçlendirir.

Secde, bedenin üst bölgelerine kan akışını artırır, beyinde sıvı ve kan dolaşımını düzenler ve korur, beyni temizler, hafızayı güçlendirir, anlayış ve düşünce kabiliyetini artırır, akciğer, kalp ve sinir sistemini arındırır.

Selam verirken omuzlara bakma hareketi, gözü kan dolaşımı bozukluklarından, göz kaslarını tembellikten, ense ve boyun kemiklerini kireçlenmeden korur. Secdeye giderken ve secdeden kalkarken yapılan hareketle vücudun tüm eklem ve kaslarının sağlığı muhafaza altına alınır.

Abdest ve namazın maddi faydaları saymakla bitmez. Burada örnek olarak sadece birkaçı anlatılmış, manevi hikmetlerine ise hiç değinilmemiştir. Sağlığını koruması için insana, abdest alması, namazlarını kılması ve yemeğini azaltması yeterlidir.

Uyku

"Uykusu çok olanın ruhu hasta, işi zordur".

Uykunun en iyisi 5 saati geçmeyendir. Yetişkin bir insan için 6 saat uyumak normaldir. Çocuklar, ağır çalışanlar, hasta ve zayıflar 7-8 saat uyuyabilirler. Akşam yemekten 2-4 saat sonra, saat 22:00-23.00'den 04.00-05:00'e kadar olan süre uyku için ideal bir zaman dilimidir. Hiç olmazsa, saat 24.00'e kadar yatılmalı ve güneş doğmadan kalkılmalıdır.

Hazreti Ömer (r.a.) "Sabahın erken vaktinde uyumaktan sakınınız! Zira ağız kokusu, ruhi dengesizlik ve tabiat (mizaç) bozukluğu meydana getirir." Ayrıca "Uyku, kuşluk vaktinde uyuyana akıl noksanlığı, ikindide uyuyana ise delilik getirir" demiştir.

Güneş doğmadan kalkmak ve güneş batmadan uyumamak çok önemlidir, çünkü bu saatlerde bütün organları ve sistemleri faaliyete geçiren hayati hormonlar üretilir. Uyku halinde tüm işlemler yavaşladığından hormonlar da yeterli derecede üretilemez. Böylece fazla uyku hormon denge- sizliğine ve buna bağlı hastalıklara, ayrıca psişik rahatsızlıklara sebep olur. Sağlıklı insanlar uyurken nefes sayısı ve derinliği azalır, sağlıklı bebekler gibi sessizce nefes alıp verirler. Sağlıklı olmayanlar ise uyku esnasında derin nefes alıp verirler. Saatlerce derin nefes alıp-verme ile vücudun oksijen-karbondioksit dengesi bozulur. Bu dengesizlik de bazı hastalıklarla birlikte astım hastalığına yol açar.

Yatak sert, yastık yeteri kadar yüksek, yorgan veya battaniye yumuşak ve hafif, odanın havası taze ve serin olmalıdır. En iyi uyuma şekli sağ yana yatarak uyumaktır. Baş göğse doğru eğik, dizler karma doğru çekik, kollar göğse bitişik halde uyumak en iyi pozisyondur. Bu pozisyon kalbe, kan dolaşımına, enerji dolaşımına ve hazmedilmiş yemeğin mideden bağırsağa inmesine kolaylık sağlar. Ayrıca, uyku esnasında vücuda bir zarar gelecek olursa, iç organlar bu pozisyonla muhafaza edilmiş olur.

Hazmı zayıf olanlar, önce sol, sonra da sağ yana yatma ihtiyacı duyarlar. Omurga problemi yaşayanlar, kas ve iç organları zayıf olanlar ve yaşlı insanlar ise sırtüstü yatarlar. Hasta ve yaşlılar, çene kasları zayıf olduğu için, genellikle ağzı açık uyurlar.

Alçak yastıkla sırtüstü yatarken geniz akıntıları kesilir, yüksek yastıkla sırtüstü yatarken akıntı burun yerine, boğaza, akciğere ve mideye akar. Geniz akıntısı yakıcı ve zehirli olduğundan, dışarıya akamazsa, sinüslerde iltihaplanmaya ve baş ağrısına sebep olur. Boğaza akarsa, bademcikler ve ses telleri rahatsızlanır, boğaz ve yemek borusunda yanma ve yaralar meydana gelir. Mideye akarsa, mide bulantısına ve mide hastalıklarına, akciğere akarsa, akciğer hastalıklarına yol açar.

Yüzüstü yatış pozisyonuna ise eski alimler "şeytan yatışı" derler, bu pozisyonda yatmayı yasaklarlardı.

Yatmadan evvel bol ve karışık yemek yiyenin midesinde üretilen enzimlerden tükürük bezleri de etkilenir, tükürük çoğalarak uyku esnasında ağızdan akmaya başlar. Bağırsak kurtları da tükürük bezlerini aynı şekilde etkiler. Bağırsak kurtları için tavsiye edilen tedaviyi uygulayan, beslenme alışkanlıklarını düzelten ve az yiyen, yemekten en az 3-4 saat sonra uyuyan kimse tükürük akıntısından kurtulur.

Uykuda horlama, uykudan önce yeme alışkanlığından, hazımsızlıktan, kabızlık ve gazdan, kalın bağırsak bozukluğundan ve genişlemesinden, küçük dil şişliğinden ve kalp zayıflığından kaynaklanır. Sirke içinde şap eritilerek veya sirke içinde nar kabuğu kaynatarak gargara yapılırsa küçük dilin şişliğini alıp küçültür ve horlamayı azaltır.

Bağırsak tedavisi yapanlar ve yemeği azaltanlar şiddetli horlamadan kısa zamanda kurtulabilirler, ancak hafif horlama devam eder. Arap alfabe-sindeki "ayn" ve "ğayn" harflerini doğru telaffuz ederek, Kur'an-ı Kerimi nefes kontrolüyle okumaya çalışan kimse bu dertten de kurtulabilir. Ancak tabiata uygun olmayan, hazır yiyecekler ve sağlıksız gıdalar tüketenler, tıka basa yemek yiyenler, yemekten sonra meyve yiyenler, horlama probleminden kurtulamazlar.

Uyurken karabasan gelmesi ve kabus görülmesi, beyinde kan ve su dolaşımının bozukluğunun işaretidir. Karaciğer, kan ve damar temizlemelerini yapmak, saunaya gitmek, hacamat yaptırmak, sülük tutturmak bu durumdan kurtulmak için yeterli olabilir.

Uykuda dişleri gıcırdatan yetişkinler sara hastalığına yakalanma riski taşırlar. Çocukların uykuda diş gıcırdatması ise yaş ilerledikçe geçer. Kışın güneş ışığının azlığından, yemeklerin ağırlığından uyku çoğalır. Ancak beslenme kurallarına uyan ve oruç tutanların durumu kışın da değişmez.

"Az ye, rahat uyul" (Atasözü).

Çok uyumaktan kurtulmak için yemeği azaltmak, saunaya gitmek, anason, keten tohumu, kimyon ve sinameki kullanmak gerekir.

Uyuma zorluğu çekenlere ise hamama gitmek, uykuya yatmadan önce bal şurubu, yulaf suyu veya arpa suyu içmek, veya çimlenmiş arpa yemek, kafa derisine zeytinyağı sürmek, reyhan ve kediotu koklamak ve hacamat yaptırmak iyi gelir

 

VÜCUDU TEMİZLEME

Vücudunuzu Temizlemeye İhtiyacınız Var mı?

  • Her yediğiniz yemekten sonra büyük abdeste çıkıyor musunuz ve yemek sonrası kendinizi rahat hissediyor musunuz?
  • 4-5 saatlik uykudan sonra kendinizi dinç hissediyor musunuz?
  • Uyandığınızda ağzınızdaki tat güzel mi?
    Vücudunuzun kokusu güzel mi?
  • Vücudunuz esnek mi, ayak baş parmağınız ile alnınıza dokunabiliyor musunuz?
  • Dizleriniz üzerinde veya bağdaş kurarak istediğiniz kadar oturabiliyor musunuz?
  • Bacağınızın birini yerden kaldırarak, tek bacak üzerinde 30-40 saniye kadar durabiliyor musunuz?
  • Rüyalarınızda koku, tat, renk algılayabiliyor musunuz?

Tüm sorulara verdiğiniz cevap "Evet" ise, sağlığınız yerindedir ve temizlenmeye muhtaç değilsinizdir. Aksi durumda olanlar temizlenmeye ve tedaviye muhtaçtırlar.

Burada en sık rastlanan hastalıkların tedavisi ele alınmıştır, sizin hastalığınız bu saydıklarımızın arasında bulunmuyorsa üzülmeyin. Tüm hastalıkların sebebi aynı olduğu gibi, tedavisi de hemen hemen aynıdır.

Hangi hastalık olursa olsun sebebini anlamak için "hastalıkların başlangıcı ve seyri" bölümünü ve aşağıda anlatılan bütün hastalıkların sebebini dikkatli okuyup iyi kavramak gerekir.

Kendi hastalığını bilmeyen de üzülmesin, yukarıda "Hayır" diye cevapladığı sorular üzerinde düşünsün ve okumaya devam etsin.

Vücut nasıl temizlenir?

1. Beslenme alışkanlıklarınızı kontrol ediniz. Zararlı alışkanlıkları bırakarak, faydalı olanlar ile değiştiriniz. Bu kitapta anlatılan beslenme kurallarına göre yemeklerinizi değiştiriniz. ("Hastalık sebepleri" ve "Doğru beslenme" bölümlerine bakınız.)

  1. Tükettiğiniz suyun kalitesine dikkat ediniz. Vücutta toplanan zararlı kalıntıları sadece hafif su eritir ("Su" bölümüne bakınız.)
  2. Taze sıkılmış meyve ve sebze suyu içiniz. Meyve ve sebze suyu organik asitler içirdiği ve sudan daha kuvvetli bir eritici olduğu için tercih ediniz. Tercih ettiğiniz meyve ve sebze sularını su ile karıştırarak içmeyi unutmayınız. ("Meyve ve sebze" ile "İlaçlar" bölümlerine bakınız.)
  3. Bal, çiğ meyve ve sebzeyi tercih ediniz. Bunlar vücudunuzu temizleyip çalıştırır, vücuda direnç kazandırır.
  4. Pişmiş yemekleri 1 öğüne indiriniz. Ağır hasta iseniz değil pişmiş yemek, çiğ meyve ve sebzeden bile uzak durmak lehinizedir. Sadece günde 1 çorba kaşığından fazla olmamak şartıyla doğal bal yiyiniz ve meyve, sebze suyu içiniz. Yemeğin hazmı için vücut enerji harcar. Bal, meyve ve sebze suları ise vücuda enerji harcatmadan, ona kendi enerjisini verir.
  5. Nefesinizi kontrol ediniz. Doğru nefes alıp vermiyorsanız onu düzeltmelisiniz ("Nefes" bölümüne bakın).
  6. Hacamat yaptırınız ve haftada 1 gün oruç tutunuz.
  7. Mide-bağırsak tedavisi, karaciğer ve diğer gerekli temizlemeleri yapınız.
  8. Gerekli temizlemelerden sonra 3 günlük açlıklara geçiniz.
  9. iyileşmeye başlayınca meyve, sebze sularını azaltıp, çiğ meyve ve sebzeyi artırınız. Gerekirse, 3 günlük açlıklardan sonra 10 günlük açlıklara geçiniz.
  10. Yeme ve içmeyi 2 öğüne indiriniz. Sabah ilk önce meyve veya bal, akşam çiğ sebze ve yemek yiyiniz.
  11. İyileştikten sonra, sağlığınızı korumak için, haftada 1 gün veya her ay (Hicrî 13, 14, 15. günler) 3 gün aç kalmaya gayret ediniz.

Dikkati Kalp, karaciğer veya beyin ameliyatı ya da organ nakli gibi ameliyat geçirenler, dialize bağlı böbrek hastalan, iki yıldan fazla insülin kullanan diyabet hastalan, uzun tedavi sürecinden çıkanlar ve 60 yaşın üzerinde olan yaşlılar bu temizleme işlemini doktor tavsiyesi olmadan ve kontrolsüz yapmamalıdır!

Mide ve Bağırsakların Temizlenmesi

Karaciğer ve safra kesesi temizlemesine başlamadan önce hazım düzeltilmeli, bağırsakları çalıştırıp kabızlık giderilmelidir. Eğer ishal varsa, bağırsakları sağlamlaştırmak, mide ve bağırsaklarda yaralar varsa onları kapatmak gerekir. Yani sindirim sisteminin, karaciğerin ve safra kesesinin zararlı maddeleri atabilme kuvvetine ulaşması gerekir.

Hazımsızlık

Hazımsızlık her hastalığın başıdır.

Hazımsızlık sonucunda oluşan atık maddeler karaciğere sel gibi akar,-karaciğer bu atıkları kısmen parçalar ve kan vasıtasıyla dışarı atar, kısmen depolar, kısmen de safra kesesine çamur olarak gönderir. Safra kesesi, bünyesine sürekli olarak gelen bu çamurdan taşlar oluşturmaya mecbur kalır. Karaciğerde depolanan atık maddeler çoğalınca, görevi karaciğerdeki atıkları temizlemek olan kurtlar, mikroplar ve virüsler karaciğerde yuvalanma-ya başlar. Bu süreç hepatit, siroz veya kanser, veya aklınıza gelen her ağır hastalığın oluşumuna kadar uzayabilir. Devamlı hazımsızlık midede iltihaplanma (gastrit), reflü, fıtık ve ülsere neden olur. Bu hastalıklar ise hazmı daha da zorlaştırır.

Tedavi

Tedaviye kusmayla başlanır ("Kusma" bölümüne bakınız.)

1-2 hafta boyunca hazımsızlığın şiddetine bağlı olarak şu beslenme şekli uygulanır:

Her sabah 1-3 limon suyu bir bardak su ile (kan grubu "A" ve "AB" olanlar) veya bal ile zencefil çayı, veya bal şurubu (kan grubu "O" ve "B" olanlar) içilir.

Acıkınca havuç suyu + elma suyu karışımı içmeye başlanır ve akşama kadar içmeye devam edilir.

Akşam, uykudan önce 30-50 gr. sarımsaklı zeytinyağı 30-50 gr. limon suyu ile içilir. ("İlaçlar" bölümüne bakınız.)

Tedaviye başladıktan 3 gün sonra her öğlen 1 çorba kaşığı taze sıkılmış zencefil suyu ilk önce küçük yudumlarla daha sonra büyük yudumlarla içilir.

Bu 1 -2 hafta başka bir şey yenmez. Bu tedavi bittikten sonra karaciğer temizlemesi yapılır. ("Karaciğer temizlemesi" bölümüne bakınız.)

Kusma

Doğal beslenen sağlıklı insan fazla, mizacına uymayan, zararlı olan veya hazmedilemeyen yemeği kusar. Kusmak, zararlı yemekten kurtulmanın en kısa, en emniyetli ve en etkili yoludur. Sağlıklı insanın koruma sistemi kusma yeteneğini ömür boyu muhafaza eder. Ancak sistematik olarak doğal yiyeceklerin yerine yiyecek endüstrisi ürünlerini kullananlar mizaç değişimi, kusma yeteneğinin kaybı ve ilk hazmın (ağız, mide ve bağırsaklardaki) bozulmasıyla karşı karşıya kalırlar. Hazım bozulmasının ardından ise ciddi hastalıklar baş gösterir.

Öyleyse bu durumda kusmaya yeniden alışmak gerekir. Midede ağırlık, hazımsızlık, geğirme veya ekşime varsa, en doğru hareket kusmaktır. Kusmak için İ çorba kaşığı zeytinyağı + 200 gr. ılık su karışımını içmek yeterli olabilir. Ayda bir ya da iki defa kusmak ile mide kasları ve bezleri zinde kalır, safra kesesi, karaciğer, böbrekler temizlenir ve kuvvetlenir. Bilhassa kan grubu "A" ve "AB" olanların zayıf mideleri için bu işlem çok önemlidir! Ancak sık sık kusan kimsenin midesi zayıflar.

Kusmada zorlanan kan grubu "O" veya "B" olanlar, midenin üzerine ılık su torbası koyarak, iki parmağı boğazlarına sokarak kusma hissini uyandırabilirler. Kusmayı başaramayanlar, 6 saat sonra müshil içmelidirler.

Kabızlık

Kabızlık, genel hazımsızlığın belirtisi ve tüm hastalıklara davetiye çıkartan bir rahatsızlıktır. Sağlıklı birinin, normal olarak, yediği her öğünden sonra büyük abdesti gelmelidir. Eğer gün boyunca yenen öğün sayısı birden fazla ama büyük abdest günde bir defa ise bu, kişinin kabız olduğunu, büyük abdest iki günde bir ise, sağlığın tehlikede olduğunu gösterir. Bu durumdan kurtulabilmek için, önce yeme alışkanlıkları değiştirilmelidir. Her yemekten 1 saat önce bir bardak su içilmelidir ("Su" bölümüne bakınız.) Su bağırsaklardaki kalıntıyı indirir ve bağırsağı harekete geçirir.

Sıhhatli olmak isteyen insan, yediği yemekten sonra büyük abdeste çıkmadan karpuz, incir, greyfurt, elma, üzüm gibi bağırsakları rahatlatıcı meyveler ve yeşil yapraklı sebzeler hariç ikinci bir öğünü yememelidir. Bu kaideye ömür boyu riayet edilmelidir.

Sıhhat için en sağlıklı olan alaturka tuvaletleri kullanmak, yani çömelerek oturmaktır. Klozet kullanmak ve sandalyede oturmak, kabızlığı tetikleyen ve vazgeçilmesi gereken alışkanlıklardır.

Parkinson, MS gibi nörolojik hastalıklarda kabızlık sık görülür. Trankilizanlar, idrar söktürücüler, demir- kalsiyum içeren ilaçlar, antiasitler gibi bazı ilaçların kullanımı da kabızlığa yol açar.

Bağırsakları Çalıştırmak İçin

Her gün öğütülmüş sinameki veya sinameki karışımlarından biri ya da keten tohumu veya magnezyum sülfat kullanılmalı, bağırsakların çalışması iyice düzene girene kadar devam edilmelidir. Bağırsaklar düzelince kullanım haftada 1 defaya indirilmelidir. Ömür boyu gerektikçe, sinameki, keten tohumu ve magnezyum sülfat (ingiliz tuzu) kullanılabilir.

Bol miktarda çiğ meyve ve çiğ sebze yemek kabızlığı önler. Yemeğin yüzde altmışının çiğ ve diri olması gerekir. Sadece yüzde kırkı pişmiş yemek ve ekmek olabilir. (Örneğin, günlük yemek 1000 gr. ise, onun 600 gramını meyve, sebze, meyve suyu ve bal oluşturmalıdır. 400 gramı da yemek ve ekmek olabilir.)

Magnezyum sülfatın kullanımı:

Magnezyum sülfat derin tabakalardan toksin ve tuzları çekerek bağırsaklar yoluyla dışarı atar. Ödemleri indirir, böbreklerin işlevini kolaylaştırır. Bünyeye göre 1 tatlı kaşığından 1 çorba kaşığına kadar magnezyum sülfat (kaya tuzuna benzer bir tuz) bir bardak su ile karıştırılıp sabah içilirse, 1-2 saat sonra büyük abdest gelir. Magnezyum sülfat, bağırsakların hızlı çalışmasını sağladığından, akşam yemekten sonra değil, hazım bittikten sonra, sabah içilir. Hazmolunmamış yemek bağırsakları hızlı geçerek, bağırsakların kimyasal düzenini bozar.

Uyarı: Kan grubu "O" taşıyıcıları magnezyum sülfattan (ingiliz tuzu) zencefil suyu ilk önce küçük yudumlarla daha sonra büyük yudumlarla içilir. Bu 1 -2 hafta başka bir şey yenmez.

Bu tedavi bittikten sonra karaciğer temizlemesi yapılır. ("Karaciğer temizlemesi" bölümüne bakınız.)

Kusma

Doğal beslenen sağlıklı insan fazla, mizacına uymayan, zararlı olan veya hazmedilemeyen yemeği kusar. Kusmak, zararlı yemekten kurtulmanın en kısa, en emniyetli ve en etkili yoludur. Sağlıklı insanın koruma sistemi kusma yeteneğini ömür boyu muhafaza eder. Ancak sistematik olarak doğal yiyeceklerin yerine yiyecek endüstrisi ürünlerini kullananlar mizaç değişimi, kusma yeteneğinin kaybı ve ilk hazmın (ağız, mide ve bağırsaklardaki) bozulmasıyla karşı karşıya kalırlar. Hazım bozulmasının ardından ise ciddi hastalıklar baş gösterir.

Öyleyse bu durumda kusmaya yeniden alışmak gerekir. Midede ağırlık, hazımsızlık, geğirme veya ekşime varsa, en doğru hareket kusmaktır. Kusmak için 1 çorba kaşığı zeytinyağı + 200 gr. ılık su karışımını içmek yeterli olabilir. Ayda bir ya da iki defa kusmak ile mide kasları ve bezleri zinde kalır, safra kesesi, karaciğer, böbrekler temizlenir ve kuvvetlenir. Bilhassa kan grubu "A" ve "AB" olanların zayıf mideleri için bu işlem çok önemlidir! Ancak sık sık kusan kimsenin midesi zayıflar.

Kusmada zorlanan kan grubu "O" veya "B" olanlar, midenin üzerine ılık su torbası koyarak, iki parmağı boğazlarına sokarak kusma hissini uyandırabilirler. Kusmayı başaramayanlar, 6 saat sonra müshil içmelidirler.

Kabızlık

Kabızlık, genel hazımsızlığın belirtisi ve tüm hastalıklara davetiye çıkartan bir rahatsızlıktır. Sağlıklı birinin, normal olarak, yediği her öğünden sonra büyük abdesti gelmelidir. Eğer gün boyunca yenen öğün sayısı birden fazla ama büyük abdest günde bir defa ise bu, kişinin kabız olduğunu, büyük abdest iki günde bir ise, sağlığın tehlikede olduğunu gösterir. Bu durumdan kurtulabilmek için, önce yeme alışkanlıkları değiştirilmelidir. Her yemekten 1 saat önce bir bardak su içilmelidir ("Su" bölümüne bakınız.) Su bağırsaklardaki kalıntıyı indirir ve bağırsağı harekete geçirir.

Sıhhatli olmak isteyen insan, yediği yemekten sonra büyük abdeste çıkmadan karpuz, incir, greyfurt, elma, üzüm gibi bağırsakları rahatlatıcı meyveler ve yeşil yapraklı sebzeler hariç ikinci bir öğünü yememelidir. Bu kaideye ömür boyu riayet edilmelidir.

Sıhhat için en sağlıklı olan alaturka tuvaletleri kullanmak, yani çömelerek oturmaktır. Klozet kullanmak ve sandalyede oturmak, kabızlığı tetikleyen ve vazgeçilmesi gereken alışkanlıklardır.

Parkinson, MS gibi nörolojik hastalıklarda kabızlık sık görülür. Trankilizanlar, idrar söktürücüler, demir- kalsiyum içeren ilaçlar, antiasitler gibi bazı ilaçların kullanımı da kabızlığa yol açar.

Bağırsakları Çalıştırmak İçin

Her gün öğütülmüş sinameki veya sinameki karışımlarından biri ya da keten tohumu veya magnezyum sülfat kullanılmalı, bağırsakların çalışması iyice düzene girene kadar devam edilmelidir. Bağırsaklar düzelince kullanım haftada 1 defaya indirilmelidir. Ömür boyu gerektikçe, sinameki, keten tohumu ve magnezyum sülfat (ingiliz tuzu) kullanılabilir.

Bol miktarda çiğ meyve ve çiğ sebze yemek kabızlığı önler. Yemeğin yüzde altmışının çiğ ve diri olması gerekir. Sadece yüzde kırkı pişmiş yemek ve ekmek olabilir. (Örneğin, günlük yemek 1000 gr. ise, onun 600 gramını meyve, sebze, meyve suyu ve bal oluşturmalıdır. 400 gramı da yemek ve ekmek olabilir.)

Magnezyum sülfatın kullanımı.-

Magnezyum sülfat derin tabakalardan toksin ve tuzlan çekerek bağırsaklar yoluyla dışarı atar. Ödemleri indirir, böbreklerin işlevini kolaylaştırır. Bünyeye göre 1 tatlı kaşığından 1 çorba kaşığına kadar magnezyum sülfat (kaya tuzuna benzer bir tuz) bir bardak su ile karıştırılıp sabah içilirse, 1-2 saat sonra büyük abdest gelir. Magnezyum sülfat, bağırsakların hızlı çalışmasını sağladığından, akşam yemekten sonra değil, hazım bittikten sonra, sabah içilir. Hazmolunmamış yemek bağırsakları hızlı geçerek, bağırsakların kimyasal düzenini bozar.

Uyarı: Kan grubu "O" taşıyıcıları magnezyum sülfattan (ingiliz tuzu) çok etkilenirler. Bu sebepten onu sadece bazı tedavi metodlarında veya 2 haftada bir defa kullanabilirler. "A", "B" ve "AB" taşıyıcıları ise, magnezyum sülfatı, gerektiğinde her gün veya haftada 2-3 defa ya da haftada bir defa devamlı kullanabilirler.

NOT: Düz bağırsağındaki bir özellikten dolayı 20 yıl boyunca her gün ingiliz tuzu kullanan bir yaşlı adamın kan grubu "AB" idi. Onun kanı, dokuları ve organları, bu kitapta anlatılan tedaviyi 3 yıl boyunca uygulayanlar kadar temizdi.

Keten tohumunun kullanımı:

1 çorba kaşığı keten tohumu taze öğütülür, biraz bal ile karıştırılıp yutulur, üzerine bol su içilir. 1 tatlı kaşığı ısırganotu tohumu, 3-5 diş dövülmüş sarımsak ve yarım çay kaşığı zencefil eklenirse, daha da etkili olur. Bu, bağırsakları çalıştırıp kabızlığı önler, şişkinlikleri indirir, kanı temizler, kansere karşı korur, yaraları kapatır.

Veya

1 çorba kaşığı keten tohumu 100 gr. sıcak veya soğuk su ile karıştırılır, üzerine bez sarılıp, 1-2 saat bekletilir. Sabah uyanınca veya akşam uykudan önce veya hem sabah hem akşam suyla yutulur.

Uyarı: Öğütülmüş keten tohumu bekletilmez! içerisindeki omega yağ asitleri şifalı etkisini kaybeder!

Keten tohumunu küçük, büyük, yaşlı, genç, herkes devamlı, ara vermeden kullanabilir.

Keten tohumu mutlaka en az bir bardak su ile içilmelidir!

Sinameki karışımları:

v Kabızlık ve hazım zayıflığı için sinameki ve nanenin yarı yarıya karışımı,

v Kabızlık, gaz ve hazım zayıflığı için 30 gr. + sinameki, 20 gr. anason + 10 gr. kekik karışımı,-

Kabızlık ve karaciğer zayıflığı için eşit miktarlarda sinameki + hindiba yaprağı + pelinotu karışımı,-

Kabızlık ve hazım zayıflığı için 30 gr. sinameki + 15 gr. kekik + 15 gr. nane karışımı,

Bu karışımlar öğütülür ve yemek üzerine serpilerek günde yarım ila 2 çay kaşığı kadar kullanılır. Sadece nane öğütülerek değil de, ezilerek kullanılır. Öğütülen sinameki gerekli miktarda zeytinyağı ile karıştırılarak yutulur. Büyük abdeste normal ve rahat çıkmada çok etkilidir. Yemekten sonra bir tutam sinameki yaprağı çiğnemek de hemen hemen aynı sonucu verir.

Bu günlerde sık sık sinameki kullanmanın "zararları" gündeme gelmektedir. Bilakis, sinameki, herkes için daima faydalı bir bitkidir. Önemli olan sinamekinin nasıl kullanılacağını bilmektir.

Sinameki kullanımı:

  • Normalde yenen yemeğin kalıntıları 24-36 saat sonra bağırsaklardan atılır.
  • Kabızlık sorunu varsa ya da hazmedilen besinin bağırsaklara geçişi yavaşlamış ise, ancak o zaman sinameki kullanılmalıdır.
  • Aç karna içilen sinamekinin müshil etkisi yoktur. Öğütülmüş sinameki veya sinameki karışımları günün son yemeğinden sonra veya yemekle beraber kullanılmalıdır.
  • Herkes, sinamekinin kendisi için en uygun miktarını belirlemelidir. Bu miktar öyle ayarlanmalıdır ki henüz hazmolmamış besinin dışarı atılmasına sebep olmamalıdır. Bu miktar, normal hazım sürecini etkilememeli, sadece bağırsaktaki atıkların normal hızında atılmasını sağlamalıdır. Sinameki dozu doğru ayarlandığı taktirde, sinameki aldıktan 24 saat sonra hiç problemsiz büyük abdeste çıkmak mümkün olur.
  • Karışık ve normalden fazla yemek yedikten sonra yediklerini hızla dışarı atmak için sinameki içenler, hazım kanunlarına aykırı hareket etmiş,- hazım sistemini, henüz hazmolmamış yemeği atmaya zorlamış olur. Bağışıklık sistemi, yapılan bu büyük hataya tepki olarak mide bulantısı, karın ağrısı, baş ağrısı, terleme ve hatta bayılma ile karşılık verebilir. Ayrıca hazmedilmemiş yemek bağırsakları hızla geçerek, onların
    kimyasal düzenini bozar ve bağırsaklarda yara oluşmasına sebep olur.
  • Dört günden fazla süren kabızlığı geçirmek için sinameki kullanılmaz!

Önce lavman yapılır, sonra sinameki veya herhangi bir müshil ilacı kullanılabilir.

• Mide ve bağırsaklarda yaralar varsa, sinameki değil, keten tohumu kullanılması gerekir. Yaralar kapanınca, sinamekiye geçilebilir.

Mide ve Bağırsaklarda Gaz

Karışık, iyi çiğnenmemiş, birbirine zıt yemekler, tabiata uygun olmayan veya bir önceki yemek hazmolmadan yenen yemekler, veya yemekten sonra yenen meyveler midede çürür, mayalanır, neticede gaz oluşur. Basit vakalarda gazı önlemek için, yenen öğünler arasında en az 6-8 saatlik aralar olmalıdır. Sabah aç karnına su, sebze veya meyve suyu içilmesi, meyve, sebze ve yemeklerden sadece gaz yapmayanların seçilerek tüketilmesi, tabiata (mizaca) uygun olmayan yiyeceklerin yenmemesi gerekir

Aynı zamanda gazı ve büyük abdesti uzun süre tutmanın kabızlığa ve erken yaşlanmaya sebep olacağını da unutmamak gerekir. Gazı rahat çıkartabilmek için çömelerek oturmak en iyi pozisyondur. Bu pozisyon büyük abdestin de sağlıklı atılmasını sağlar.

Çömelerek oturmak özellikle kızlar ve kadınlar için faydalıdır, kolay doğum yapmalarını sağlar. Eskiden kadınlar bütün işlerini çömelerek oturup yaparlar ve doğumları da problemsiz geçerdi.

Dondurulmuş meyvelerde oluşan kimyasal değişimler meyveyi bozar ve bağırsaklarda aşırı gaza neden olur. Kavun taze değilse, o da aynı problemi oluşturur.

Mevsim dışında yenen doğal kurutulmuş meyve, buzdolabında saklanan meyveden daha sağlıklıdır.

Gaz çıkaran ve gazı önleyen en güçlü ilaçlar:

V^ Kimyon, anason tohumu ve otu, rezene tohumu ve otu, dereotu ve tohumu, kakule, kekik ve zencefil. Bunlar öğütülüp, tek-tek veya karışım halinde, yemeklerin üzerine serpilir veya çay olarak kullanılabilir.

v* 2 hafta boyunca her sabah 5 gr. özerlik tohumu su ile yutulursa gaz oluşmasını önler.

v 30 gr. havlıcan ve 30 gr. zencefil ince ince kesilir, 10 gr. karanfil eklenir ve bir litre su ile 10 saat ıslatıldıktan sonra kısık ateşte 5 dakika kaynatılır ve soğuduktan sonra süzülür. Her gün aç karnına 30-50 gr. olmak üzere 2-3 defa içilir. Bal ile tatlandırılabilir. Buna 2 hafta devam edilir.

Ancak, tabiatına uygun olmayan, karışık, hazır ve katkılı yemekleri tüketenler, yemekten sonra meyve yiyenler ve öğünlerini kısa aralıklarla yiyenler asla gazdan kurtulamazlar.

İshal

Her ishalden korkmaya gerek yoktur ve acilen durdurmaya çalışmak doğru değildir.
Mide, bağırsak, karaciğer, dalak ve beyin hastalıklarından kaynaklandığı gibi, fazla veya bozuk yemek ve içeceklerden kaynaklanan ishal, vücudun zararlı atıklardan temizlenmesidir. İshal olanlar için banyo, uyku ve açlıktan daha iyi bir ilaç yoktur. Yapılacak ilk iş 3 günlük açlığa niyet etmek ve banyo yapmaktır. Banyodan sonra zeytinyağı (kekik yağı eklenebilir) ile genel bir masaj yaptırdıktan sonra yatmak ve bol bol uyumak gerekir. Hasta için en iyi olan 3 günlük açlık sürecinde hiçbir şey içmemektir. Fakat çok susanırsa, ishali durdurma özelliğine sahip olan soğutulmuş yağmur suyu veya zemzem suyuna, ya da dondurulup eritilmiş suya doğal sirke veya limon suyu karıştırarak, küçük yudumlarla içilebilir. Suyun soğuk olmasına dikkat etmek gerekir! Çünkü sıcak ve ılık suyun ishali şiddetlendirme ihtimali yüksektir. Basit ishal vakalarında tamamen iyileşmek için sadece 2-3 gün aç kalmak, sonra da beslenmeyi düzeltmek yeterli olabilir. Ancak, ishal kronik hastalıklar veya akut enfeksiyonlar ile bağlantılı ise, tedaviye devam etmek gerekir.

3 gün sonra: Mevsime göre aşağıdaki meyve suyu ve karışımlarından hangisi mümkünse su ile karıştırılır ve küçük yudumlarla istendiği kadar içilir. Bunlar, mide ve bağırsaklardan yabancı mikropları atarak, faydalı mikropların çoğalmasını sağlar, mide ve bağırsakları kuvvetlendirip yaralan kapatır.

v1 Yeşil üzüm (koruk), koruk halindeki dut, mayhoş elma, vişne, limon veya nar suyu, Karpuzun çekirdekleriyle sıkılmış suyu, Havuç + elma suyu karışımı, Havuç + taze sıkılmış zencefil suyu karışımı,

v Maydanoz veya kereviz yaprağı suyu + ıspanak suyu karışımı, 9 Maydanoz veya kereviz yaprağı suyu + semizotu suyu karışımı, Kimyon ile kaynatılarak soğutulmuş yoğurt suyu içmeye başlanır. Her akşam sarımsaklı zeytinyağı, limon suyu ile karıştırılarak içilir. Buna 3 gün devam edilir.

Uyarı: Zencefil, maydonoz ve kereviz yaprağı suyu günde sadece 1 çorba kaşığı kullanılır. 3 gün sonra:

T Sabah: Bal şurubu içilir. Bal şurubuna elma suyu veya arpa suyu ilave edilebilir. Ya da incir, üzüm veya karpuz yenir. Mevsim kış ise 1 -2 çorba kaşığı taze kavrulup öğütülmüş keten tohumu + 1 tatlı kaşığı taze öğütülmüş ısırgan tohumu + yarım çay kaşığı öğütülmüş zencefil + 1 çorba kaşığı bal + istenirse, dövülmüş sarımsak karıştırılır ve yenir. Yeşil çay içilir.

v Öğle: Yağsız kavrulmuş pirinç, kaya tuzu katılarak haşlanır, sonra yoğurt suyu katılır ve biraz daha kaynatılır. Çorbaya nane, kimyon, zencefil ve safran eklenir, soğuduktan sonra içilir.

Veya

Kavrulmuş pirinç, karanfil, zencefil ve kimyon ile paça çorbası pişirilir. Soğuduktan sonra limon suyu eklenir ve içilir. Ara öğün: Yukarıda belirtilenlerden herhangi bir meyve veya sebzenin suyu içilir ya da

karpuz, incir veya üzüm yenir. Akşam: Papatya, kekik veya biberiye çayı balla içilir. Veya 1 ölçü zencefil + 2 ölçü karanfil + 1 ölçü tarçın karıştırılır. Bu karışımdan 1 kahve kaşığı, 1 bardak kaynamış su ile 15 dakika demlendikten sonra içilir. Uykudan önce sarımsaklı zeytinyağı + limon suyu içilir.

3 gün bu şekilde beslenmeye devam edilir. Hastanın iştahı yoksa "faydalı olsun" diye yeme ve içmeye zorlanmamalı, iştahına göre yiyip içmesine imkan verilmelidir.

4 gün sonra ishal hâlâ devam ediyorsa, o zaman:

1 tatlı kaşığı dövülmüş veya öğütülmüş nar kabuğu bir bardak su ile 5 dakika kaynatılır. 10-15 dakika demlenerek 2'ye bölünür ve bal karıştırarak öğleye kadar 2 defa içilir. Gerekirse öğleden sonra tekrarlanır.

ishale karşı nar kabuğu yerine yeni çıkmış ceviz yapraklan veya cevizin iç perdeleri de aynı şekilde kullanılabilir. Nar kabuğu ve ceviz perdeleri kuvvetli ishal durdurucudur. Bu yüzden ishal durduğunda, kabızlığa yol açmamak için bunları hemen bırakmak gerekir.

Veya

1 çorba kaşığı kavrulup öğütülmüş pirinç ya da arpa 400 gr. su ile karıştırılır, 1 çorba kaşığı öğütülmüş nar çekirdeği + 1 çorba kaşığı öğütülmüş nar kabuğu eklenerek kaynatılır. 4'e bölünür ve günde 4 defa içilir veya bu karışım ile lavman yapılır. Bu ilaç ishali durdurur, mide ve bağırsak yaralarını kapatır.

İshal durduktan sonra, hastanın her sabah bal şurubu, sebze veya meyve suyu içmesi ve günde bir defadan fazla pişmiş yemek yememeye alışması gerekir.

Bu 9 günlük tedavi ile kanlı ishal dahil her türlü ishalle birlikte ishale sebep olan hastalık da iyileşir veya hafifler. Kanama yapıyor olsa bile, aynı tedavi ile mide ülseri ve bağırsak yaralan da kapanır.

Her tür ishali kısa zamanda durduran ilaçlar:

Kaynatılarak koyulaştırılan yabani semizotu suyu, ham dutun suyu, koruk suyu veya ayva suyu içmek, Keçi sütü içmek, Kavrulup öğütülmüş anason, sinirliot tohumu veya semizotu tohumunu su ile yutmak. Ayrıca karın üzerine birkaç defa kupa kapatmak ve her defasında 15 dakika bekletmek de ishali durdurur.

Mide reflüsü

Mide reflüsü olarak bilinen hastalık, mide içeriğinin yemek borusuna geçişini engelleyen kapak mekanizmasının gevşemesinden dolayı, mide içeriğinin yemek borusuna geri kaçmasıdır. Eğer onikiparmak bağırsağından mideye doğru safra geri akımı varsa, mideden mide borusuna çıkan içerik hem asit, hem de safra içerir. Safra da, mide asidi gibi, yemek borusunun tahrişine neden olur. Bu durum genellikle mide fıtığıyla birlikte görülür. Mide fıtığının belirtisi reflü belirtisine o kadar çok benzer ki, ayırt etmek zordur:

  • Midede hazımsızlık, ekşime, yanma ve gaz;
    e Şişkinlik, geğirme ve ağız kokusu,-
    e Su, gıda artıkları, veya safranın ya da bunların hepsinin birlikte birdenbire ağza gelmesi;
  • Tok karna yatıldığında geceleri rahatsız eden şişkinlik, geğirme ve aşırı miktarda gaz,
  • Geceleri öksürük, uyanırken meydana gelen ses kısıklığı ve boğaza doğru yayılan ağrı.

Bunlar sırtüstü yatma ve öne eğilmeyle daha da çoğalabilir. Hazımsızlık durumu devam ederse: Şişkinliğin kalbe baskısı, kalp çarpıntısı ve kan dolaşımında bozukluk,-Devamlı mide içeriğinin yemek borusuna kaçması ile kronik farenjit, sinüzit ve alerjik astım,

• Ses tellerinin tahrişi ve kalınlaşması, ses kısıklığı, kronik tahriş öksürüğü ve diş çürümesi meydana getirir. Midenin aşırı dolmasından sonra oluşan hazımsızlık ve şişkinlik, sürekli öksürük, sık ve aşırı kusma, ağır egzersiz, ve tok karna cinsel ilişki karın içi basıncını artıran nedenlerle birlikte diafram kasının gevşemesine (reflü) ve fıtıklaşmasına yol açar. Ayrıca, gebelikte karaciğerden mideye gönderilen ve kusarak dışarı atılan toksinler, yemek borusunun altındaki kasları etkileyerek gevşemesine yol açar. Yaşlılarda reflü ve mide fıtığının oluşması dokuların gevşemesiyle ve elastikiyetini kaybetmesiyle ortaya çıkar.

Kısacası, reflü, midesini aşırı dolduran, karışık ve birbirine ters yiyecekler yiyen ve sonunda hazımsızlığa yakalanan insanlarda ortaya çıkar. Fazla doldurulan ve içinde besinlerin uzun süre beklemesi ve çürümesi sonucu gazla şişen mide mukozası iltihaplanmaya, mide kasları gevşemeye ve sarkmaya, kapak mekanizması da bozulmaya başlar. Diğer faktörler, tetikleyici faktörlerdir. Erişkinlerin yaklaşık %25'inde mide reflüsü görülmektedir.

Mide ülseri

Mide ülseri reflü ve fıtık ile birlikte veya tek başına da görülebilir. Hastalığın başlangıcında mide ekşimesi ve ağırlık hissi, ağıza ekşi su gelmesi, dil paslanması, karnın üst kısmına bastırılınca ağrı hissedilmesi, yemeklerden 2-3 saat sonra sırta doğru, kürek kemikleri arasına yayılan şiddetli mide ağrıları görülür. Kusma ile kan gelmesi veya büyük abdestin kahverengi olması, ülserin ilerlemiş olduğunu gösterir. Mide reflüsü, gastrit ve mide ülserinin sebebi aynı olduğu için tedavisi de aynıdır.

Tedavi

^ Bir hafta boyunca her sabah 30-50 gr. sarımsaklı zeytinyağı + 30-50 gr. limon suyu karışımı içilir ("ilaçlar" bölümüne bakınız.) Gün boyunca acıktıkça sebze suyu karışımları istendiği kadar (5-8 defa) içilir, Her akşam uykudan önce bir çorba kaşığı yeni sıkılmış taze zencefil suyu küçük yudumlarla içilir. Sebze suyu karışımı mevsime göre seçilir:

^ 50 gr. soğan suyu + 150 gr. taze sıkılmış ısırgan suyu + 50 gr. su karışımı, 150 gr. havuç suyu + 1 çorba kaşığı maydonoz suyu + 1 çorba kaşığı kereviz yaprağı suyu + su karışımı,

100 gr. havuç suyu + 100 gr. elma suyu + 50 gr. su karışımı,
150 gr. ıspanak suyu + 50 gr. kırmızı pancar suyu + 1 çorba kaşığı maydanoz suyu + 1 çorba kaşığı kereviz yaprağı suyu+ su karışımı,
200 gr. semizotu suyu + 1 çorba kaşığı maydanoz suyu + su karışımı,
50 gr. soğan suyu + 150 gr. patates suyu + 1 çorba kaşığı maydanoz suyu + su karışımı.

Mayıs papatyası, civanperçemi, biberiye, mercanköşk, kekik veya kuru zencefil ince ince kıyıldıktan sonra yarım tatlı kaşığı alınır, bir bardak kaynar suyla haşlanır ve 15 dakika demlendikten sonra süzülür. Gün boyunca 3 defa, bu şekilde demlenen taze çay soğutulmadan içilir.

Sıkıştırıcı-büzüştürücü etkiye sahip olan nar çekirdeği ve iç zarları ince öğütülüp elekten geçirilir ve sabah-akşam suyla birlikte 1 tatlı kaşığı yutulur. Tarhana, yoğurt çorbası veya mercimek çorbası nar çekirdeği ile pişirilerek içilir.

Meşe kabuğu ve meşe kozalakları da reflü, fıtık ve mide büyümesine karşı kullanılır. Bir tatlı kaşığı ince kıyılmış veya öğütülmüş meşe kabuğu, bir bardak kaynar suyla karıştırılıp 15-20 dakika demlenir ve süzülür. Gün boyunca 3 bardak taze demlenmiş çay soğutulmadan yudumlanır. 1 kahve kaşığı ince öğütülmüş taze meşe kozalağı sabah-akşam suyla yutulur.

Bu hafta bittikten sonra Mide ve Bağırsakların Genel Tedavisi yapılır. Hastaların, gece yatarken gövdelerinin üst kısmını yüksekte tutmaları gerekir. Yatmadan önce 2-3 saat bir şey yiyip-içmemek ve saat 21'den sonra ağza hiçbir şey almamak gerekir.

Mide ve Bağırsakların Genel Tedavisi (2-4 haftalık kür)

Mide tedavisine hazırlanmak için ilk önce kusmak gerekir. ("Kusma" bölümüne bakınız.) Yemek sırasında ve sonrasında su içme alışkanlığı terk edilmelidir. ("Su" bölümüne bakınız.) Beslenme hataları düzeltilmeli, yemek iyice çiğnenerek yutulmalıdır. ("Hastalıkların esas sebepleri" bölümüne bakınız.)

Kusamayanlar için hazmı kolaylaştıran ilaçlar: Yarım çay kaşığı toz zencefil yemekten önce veya yemekten sonra yutulur. 1 çorba kaşığı taze sıkılmış zencefil suyu içmek veya rendelemiş taze zencefil yemek daha da iyidir.

Veya
Zencefil, kekik, mercanköşk veya biberiye çayı yemekten 1,5-2 saat sonra şekersiz içilir. Veya
Yemekten sonra karpuz yenir ya da nane, taze biberiye, mercanköşk, tarhun, kekik gibi yeşil yapraklı otlar çiğnenir.

İnatçı hazımsızlık için kullanılan ilaç:

  Tane kimyon sirke ile ıslatılır ve 7-9 saat sirke içinde bekletildikten sonra suyu süzülerek kurutulur. Sonra kavrulur ve aynı miktarda fülfül, beyaz biber, karabiber ve zencefil ile karıştırılarak öğütülür. Günde yarım çay kaşığı, yemekten önce veya yemekten sonra yutulur. İstenirse hem yemekten önce hem yemekten sonra yarım çay kaşığı alınabilir. Mideyi kuvvetlendirir, hazmı kolaylaştırır, mide ve bağırsaklardaki gazı yok eder.

Mide ve bağırsaklar için ilaçlar: Keten tohumu, inatçı hazımsızlıkta kullanılır. (Keten tohumu her defasında taze öğütülmüş olmalı! Kronik kolit için öğütülmemiş keten tohumu kullanmak gerekir.) v 1 çorba kaşığı halis bal, 1 bardak ılık su ile (40 dereceden daha düşük olmamalıdır) karıştırılarak her sabah aç karnına içilir. Sabah-akşam, yani günde 2 defa da içilebilir.
Günde 2 yemek kaşığından fazla bal kullanmak, kilolu olanlar için ise 1 yemek kaşığından fazla kullanmak doğru değildir.
Bağırsaklarda yaşayan zararlı mikroplara karş
ı kuru soğan ve 3-9 diş sarımsak yemeli veya yutulmalıdır.
Kabukları soyulmadan havuç, semizotu veya ıspanak suyu sıkılır. Elde edilen 150 gr. sebze suyuna 50 gr. su karıştırılır, başka hiçbir şey yemeden öğleye kadar 2-3 bardak içilir. Sebze suyu yerine evde yapılmış yoğurt suyu da içilebilir. Sebze ve yoğurt suyu, 1 bardağa 1-2 çorba kaşığ
ı maydanoz veya kereviz yaprağı suyu katılmak suretiyle zenginleştirilebilir. Kan grubu "B" ve "AB" olanlar, kendileri için çok faydalı olan, patatesi kabuklarını soymadan sıkarak suyunu içebilirler. Yalnız patatesin genetiği değiştirilmemiş olmasına dikkat etmek gerekir.

    İncir ile hurma kabuklan soyulmadan ve yıkanmadan yenmelidir. Eğer yıkamaya mecbur kalınırsa, yıkadıktan sonra 1-2 saat bekletilir ki üzerindeki faydalı mikroplar çoğalsın. Bunlar bulunmadığı zaman karpuz tercih edilir.

Çimlenmiş eski Türk buğdayı (yani 405-550 cinsi değil) ve çimlenmiş arpa, mükemmel ilaçlardır. Yıllar boyu devam eden mide, bağırsak hastalıklarını bile 40 gün içerisinde tedavi edebilir.

30-50 gr. sarımsaklı zeytinyağı aynı miktarda limon suyu ile karıştırılarak içilir. Sarımsaklı zeytinyağı sindirim yollarını açar, iyileştirir ve kuvvetlendirir. Karaciğeri temiz tutar, safra taşlarının parçalanmasına ve düşürülmesine yardımcı olur. Yemek ve salata üzerine de kullanılabilir. Ancak, unutmamak gerekir, fazla zeytinyağı şişmanlatır!

Mide ve bakırsak hastalarının beslenmesi şu 2 tertipte olabilir.-

1. Tertip Sabah (saat 07:00-08:00 ) 1 bardak bal şurubu içilir.
 1-2 saat sonra havuç suyu, ıspanak suyu, semizotu suyu, greyfurt suyu, veya yoğurt suyu içmeye başlanır ve öğleye kadar (2-3 bardak) devam edilir. Bu arada 1-3 diş sarımsak yutulur. öğlen (saat 13:00-14:00) salata, yoğurt veya yeşillik ile 1 çeşit yemek yenir. Yemekle beraber veya yemekten sonra 1-3 diş sarımsak yutulur. Sarımsak yerine çiğ soğan da yenebilir. Akşam (saat 19:00-20:00) 1-3 diş sarımsak yutulur ve tercihe göre ya keten tohumu ya da 1-3 kaşık çimlenmiş buğday yıkanarak yenir (bal ve sarımsak eklenebilir) veyahut incir, hurma veya karpuz yenir (hurma karpuzla birlikte yenebilir). Taze incir mevsimi değilse önceden su ile ıslatıldıktan sonra zeytinyağında bir gün bekletilen kuru incir de yenebilir. Yemek olarak: Pırasa, semizotu, kereviz, taze fasulye veya kabak gibi sebzelerden biri arpa ekmeği, pirinç ekmeği veya pilavla yenebilir. Ya da yaprak sarması, yoğurt çorbası, limonlu paça çorbası veya pirinç pilavıyla yeşillik ya da sarımsaklı yoğurt yenebilir. Yağ olarak sadece rafine edilmemiş zeytinyağını kızartmadan kullanmak gerekir. Zeytinyağına, tadını güzelleştirmek için sarımsak, taze soğan, ince kesilmiş maydanoz, kereviz yaprağı, tere, fesleğen, kekik, nane gibi yeşil sebzelerden biri karıştırılabilir. Baharat olarak çemenotu, köri, kimyon, defne yaprağı kullanılabilir.

Kan grubu "O" olanlar için et kırmızı pul biber, defne yaprağı, kimyon, kekik, bol soğan ile haşlanır, önce suyu içilir sonra bir miktar etinden yenir. Etin yanında ekmek veya pilav yenmez.

2. Tertip Sabah 1 çorba kaşığı bal ile hazırlanan bal şurubu içilir. 1 saat sonra 1-3 çorba kaşığı çimlenmiş buğday veya arpa yıkanarak yenir. Mevsimine ve isteğe göre çimlenmiş buğday yerine taze incir veya limon ve sarımsaklı zeytinyağı katılmış yeşil salata ya da bol yeşillikle yapılmış cacık yenir. Cacığa sarımsak da katılabilir. v^ Acıkınca havuç suyu, ıspanak suyu, semizotu suyu veya yoğurt suyu içilir ve akşama kadar devam edilir (3-4 bardak). Aralarda 3 diş sarımsak yutulur. Akşam sarımsak ve bal ile birlikte keten tohumu sonra incir veya hurma yenir (hurma

karpuzla yenebilir). Taze incir yerine su ile ıslatılmış ve sarımsaklı zeytinyağında bir gün bekletilmiş 3 tane kuru incir de yenebilir.

Herkesin, kendi bağırsaklarının durumunu anladığı oranda sağlığını kontrol etme imkanı vardır.

Bunun için:
1 tane kırmızı pancar (100-150 gr.) rendelenerek, limon suyu, sarımsak ve zeytinyağı ile salata yapılır. Bu salata, küçük bir parça ekmekle veya en iyisi ekmeksiz yemek olarak yenir. Kırmızı pancar salatası yendikten 3 saat sonra idrar kontrolüne başlanır, 36 saate kadar kontrol etmeye devam edilir. Bağırsak sağlıklı ise, kırmızı pancarın rengi kana karışmaz ve idrara çıkmaz. İdrarın rengi normal olur. Bağırsak hasta ise pancarın rengi kana karışır, idrar da kırmızı renk alır. Bu durumda pancar vücuttan tamamen çıkana kadar (24-36 saat) idrarın rengi kırmızı kalabilir. Bu bağırsakların bozuk olduğunun işaretidir. İdrarın rengi ne kadar kırmızı ise, bağırsak da o kadar bozulmuştur. Eğer renk hafif kırmızı ise bu durum normal sayılır. İdrar bir kaç saat boyunca kırmızı olup da ara ara temiz renk verirse, bağırsaklar bölge bölge bozulmuş demektir. Bu durumda bağırsak tedavisi yapılmalıdır. Mide ve bağırsakları kuvvetlendirmek ve kan dolaşımını canlandırmak için aşağıdaki ilaçlardan biri kullanılır: Günde 2 defa birer çorba kaşığı, kabuklarıyla beraber sıkılmış taze zencefil suyu aç karnına içilir. Taze zencefil, kabuğu ile beraber rendelenir ve hakiki bal ile karıştırılır. Günde 1 çorba kaşığı yutulur. 50 gr. toz zencefil, 200 gr. bal ile karıştırılır ve günde iki defa birer çay kaşığı bu karışımdan yutulur. Veya Çörekotu ve çemen aynı miktarda öğütülür, dövülmüş sarımsak eklenir ve bal ile karıştırılıp her sabah aç karnına veya her akşam uykudan önce bir çorba kaşığı alınır. Kuvvetli bir sindirim sistemine sahibi olmak isteyen her insan bunu yılda 2-3 defa 2 haftalık kürler halinde yapmalıdır. Apandist ameliyatı geçirenler taze veya kuru zencefil kullanmayı hiç bırakmamalı, zaman zaman 1 -2 aylık aralar vererek, kullanmaya devam etmeliler. (Zencefil, çay olarak veya yemeklerde baharat olarak, veya rendelenip bal ile karıştırılarak da kullanılabilir). Bağırsak tedavisi için yukarıda önermiş olduğumuz iki seçenekten biri uygulanırken, bir taraftan da verilen aralarda 3 günlük açlıklara, iyileşme gerçekleşene kadar devam edilmelidir. Burada 3 günlük orucun rolü büyüktür. Genişleyen mide ve bağırsaklar ancak bu orucun yardımıyla normal formuna kavuşur. Önceden oluşmuş cepler, genişlemeler ve iltihaplanma sebebiyle meydana gelen bağırsaklardaki kısmî kaynamalar bu tedaviyle yok olabilir. Bağırsak tedavisi sırasında, incir, hurma, vişne, zencefil, keten tohumu, sarımsak ve bal

tüketmek gerekir. Bağırsakların durumu ne kadar ağır olursa olsun, kelleşmiş, yaralanmış, kısmen daralmış, genişlemiş, cepler oluşturmuş dahi olsa iyileşebilir, yeter ki yukarıda belirtilen tedavi dikkatle uygulansın.

Tedavinin amacı

• Bağırsaklara sinamekiyle hareket vermek,

Keten tohumu ile temizlemek ve şişkinlikleri yok etmek,
Sarımsakla yabancı mikroplan öldürmek,
Semizotu, ıspanak, havuç suyu veya yoğurt suyuyla yaralan kapatmak,
İncir ve hurmayla gerekli mikroplan bağırsakta çoğaltarak onu kuvvetlendirmek,
Oruçla mide ve bağırsaklara formunu yeniden kazandırmaktır.
Mide ve bağırsaklar tedavi edilirken, tüm vücut tedavi görmüş olur. Çünkü, Allah'ın

yarattığı mükemmel mekanizma böyle çalışır. Modern tıp metodlarıyla bir organın tedavisi sırasında, bütün vücudun harap edildiğini her gün farklı örneklerle görüyoruz.

Karaciğer Temizlemesi
Ön Hazırlık
Karaciğer temizlemesi yapmak isteyenler, doktor farklı bir şey önermediyse, karaciğer temizlemesine hazırlık için genellikle mide ve bağırsakların tedavisi ile başlamalıdır. Bu süreç 3-4 haftadır. Karaciğeri temizleme süresi ise 3 gündür. Toplam süre 24-31 gündür. Kronik hastalar ve 50 yaşını geçmiş olanlar, hazırlık için, mide ve bağırsak tedavisini 4-5 hafta sürdürmelidirler. Gençler ve sağlıklı olanlar 2 hafta boyunca aşağıda anlatıldığı gibi hazırlık yapabilir: Sabahtan öğleye kadar meyve ve sebze yemeli veya tercihe göre meyve ve sebze suları içilmelidir. (Limon suyu, greyfurt suyu, elma suyu, havuç suyu, ıspanak suyu + havuç suyu karışımı veya elma suyu + havuç suyu karışımı) Öğlen: Salata veya yoğurtla bir çeşit sebze yemeği (pilav olabilir) veya sadece salata veya yoğurt. Yoğurdu ince doğranmış maydonoz, taze soğan veya sarımsakla karıştırmak gerekir.  Akşam: Salata, meyve veya kavun-karpuz yenir veya zencefil çayı ya da yeşil çay bal ile içilir. (Bal çaya karıştırılmaz, çayın yanında yenir) 30 gr. sarımsaklı zeytinyağı ve 30 gr. limon suyu karıştırılır ve uykuya yatmadan önce içilir. Sonra da karaciğer temizliği

yapılır. ("Karaciğer temizleme, 1. gün" bölümüne bakınız.) Toplam süre 17 gündür. . Not: Hazırlığın devamında haftada 1-2 gün sadece meyve suyu veya havuç suyu karışımıyla geçirmek çok iyi olur. Kabızlık sorunu olanlar öğütülmüş sinamekiyi yemeğin üzerine kullanmalıdır. Sinameki yerine yeni , öğütülmüş veya ıslatılmış keten tohumu da kullanılabilir.

Sağlıklı gençler hazırlık sürecini daha kısa tutabilir:

Yukarıda anlatıldığı gibi 7 gün geçirilir. 8, 9 ve 10. günler aç kalınır ("3 günlük açlıklar" bölümüne bakınız.) Oruçtan sonra 11. gün saat 17:00'ye kadar elma suyu içilir, saat 17:00'de bir silme çorba kaşığı magnezyum sülfat bir bardak suda eritilip içilir ve akşam saat 19:00'da karaciğer temizlemesine başlanır. ("Karaciğer temizlemesi 3. gün" bölümüne bakınız.)

Toplam süre 11 gündür.

5-10 yaşındaki çocuklarda ise 1 veya 3 gün açlık yapılır. Açlık bittikten 140 sonra, karaciğer temizlemesi 1 günlük açlıkta, "karaciğer temizlemesi 1. gün"den başlayarak, 3 gün açlıkta, "karaciğer temizlemesi 3. gün"den baş layarak uygulanır. -

Toplam süre 4 gündür.

Bu yaştaki çocuklarda kullanılan zeytinyağı miktarı 100 -150 gram,- saat 17:00'de içilen magnezyum sülfat miktarı 1 tatlı kaşığı olmalıdır.

Bunlardan daha kısa bir hazırlık yapılamaz.

Dikkat! Temizliğe hazırlık sürecinde 2 hafta et, süt, yumurta, peynir, şeker, bayat, karışık ve birbirine ters yiyecekler yenmez. Hazır yiyecekler ve içecekler, ekmek, siyah çay, kahve ve çikolata kesinlikle tüketilmez.

İlk gün hazırlığa ve karaciğer temizliğine niyet edilir. Hazırlık bittikten sonra karaciğer temizlemesi niyeti tekrarlanır. Niyet çok önemlidir, çünkü karaciğer kendi çalışmasını sizin niyetinize göre planlayacaktır.

Karaciğer Temizlemesi Çok önemli: Temizleme süresi 3 gündür. Temizlemeye başlamadan önceki akşam, tercihe göre magnezyum kalsini veya magnezyum sülfat ya da öğütülmüş sinameki içilerek bağırsaklar boşaltılmalıdır. Ertesi sabah yani temizlemenin 1. günü en az 2-3 defa büyük abdeste çıkılmalı ki, bağırsaklar tamamen boşalsın. Aksi olursa, yani bağırsak tam anlamıyla boşalmaz-sa, lavman kullanılır. Gerektiği zaman kullanmak üzere evde lavman bulundurulur. Lavman seti içindeki jel ve ilaç, kimyasal madde içerdiği için kullanılmaz. Yalnızca torba ve hortumu kullanılır. Lavman suyunun 35-36 derece olması gerekir. Bir buçuk litre lavman suyuna 1 limon suyu katılabilir.

1. Gün:

Sabah ilk olarak bağırsaklar boşaltılmalıdır. Daha sonra meyve veya sebze suyu içmeye başlanır. Karaciğer temizlemesi için en iyisi ekşi elma suyu kullanmaktır. Ancak herhangi bir çeşit elma suyu veya greyfurt suyu, limon suyu, ıspanak suyu, havuç suyu ya da yoğurt suyu da içilebilir.

Meyve ve sebze suları taze, bozulmamış meyve ve sebzeden yeni sıkılmış olmalı ve bekletilmeden, her defasında içileceği anda sıkılarak içilmelidir. Meyve veya sebze suları, bardağın l/4'ünü su oluşturacak şekilde suyla karıştırılır. En az 1,5 litre olmak şartı ile 3 litreye kadar içilebilir. Yağsız yoğurt suyu yan-yarıya ıspanak suyu ile veya 1 çorba kaşığı maydanoz veya kereviz yaprağının suyu ile de karıştırılabilir. Dikkat edilmesi gereken en önemli konulardan biri de mevsim meyve ve sebzelerinin kullanılmasıdır.

2. Gün:

Birinci gün gibi, meyve veya sebze suları içmeye devam edilir. Çalışanlar iş yerinde ilk 2 gün 2-3 elma veya limon ve greyfurt yiyebilirler. Meyve yiyenler 2. günün akşamında, büyük abdesti gelmezse, magnezyum sülfat veya sinameki tozu içmeli ya da lavman yapmalıdırlar.

3. Gün:

Bütün gün meyve veya sebze suyu içmeye devam edilir. Akşam saat 17:00'de silme bir çorba kaşığı magnezyum sülfat bir bardak suda eritilir ve içilir. (Magnezyum sülfat bulunamazsa, yarım çay kaşığı öğütülmüş sinameki içilmelidir).

17:00'den 19:00'a kadar hiçbir şey içilmez. Saat tam 19:00'da sağ tarafına, karaciğer üzerine ılık su torbası koyularak yatılır. 50 gr. sızma zeytinyağı (rafine olmamış) 50 gr. limon suyu ile karıştırılıp 15 dakikalık aralıklarla içilir.

Toplam içmeniz gereken zeytinyağı miktarı 250 gr., limon suyu miktarı 250 gr.'dır. Bu 250 gr. zeytinyağı ve 250 gr. limon suyu 50'şer grama bölünerek, yukarıda da belirttiğimiz gibi İ 5 dakikalık aralarla içilir.

  • Orta boylu ve orta kilolu insanlar için miktarın tamamı 250 gr. zeytinyağı + 250 gr. limon suyu = 500 gr. olmalıdır.
  • Boylu ve kilolu insanlar için ise miktar, 300 gr. zeytinyağı + 300 gr. limon suyu = 600 gr. olmalıdır.
  • Kısa boylu, genç ve zayıf olanlar ve 50 kilodan ağır olmayanlar için 200 gr. zeytinyağı + 200 gr. limon suyu = 400 gr. yeterlidir.

Limon suyu, her defasında içilirken, taze sıkılmalıdır. Eğer yağ içme esnasında mide bulanırsa, ağzı açarak derin nefes alıp vererek, yutmamak kaydıyla nane veya ayva çiğneyerek bulantı durdurulabilir.

Yağ içme aralan daha uzun veya daha kısa tutulabilir ancak zaman öyle ayarlanmalıdır ki, zeytinyağı + limon suyu karışımı saat 21:00'e kadar muhakkak bitirilmiş olmalıdır.

Saat 19:00'dan 23:00'e kadar ılık torba karaciğerin üzerinde olacak şekilde yatmaya devam edilmeli ve büyük abdest ihtiyacı dışında yerinden kalkmamalıdır. Kalkılırsa, mide bulantısı sonucu kusulabilir. Elden geldiğince kusmamaya gayret etmek gerekir, çünkü zeytinyağı ile limon kusarak çıkartılırsa, temizleme işlemi gerçekleşmez. Saat 24:00'den sonra kusulması karaciğerin temizlenmeye hazır olmadığının veya karaciğerde çok miktarda ağır zehirlerin toplanmış olduğunun göstergesidir. Bu durum aşağıda anlatılmıştır. Gece saat 23:00-02:00 arasında 2-3 defa büyük abdeste çıkmak gerekir. Saat 02.00'ye kadar büyük abdest gelmezse, lavman yapılmalıdır. Lavman seti, yani bağırsakları boşaltma aleti eczanelerde bulunur. Büyük abdeste kendiliğinden de çıkılsa, lavmanla da çıkılsa, ertesi sabah 07:00'de tekrar lavman yapılır. Bağırsakların dışarı attıklarını daha detaylı gözlemleyebilmek için, mutlaka lazımlık (hatta süzgeç) kullanılmalıdır. Yine bu saatlerde 2-3 kaşık pirinç lapası yenir. Pirinç lapası karaciğerin kapanmasını sağlar.

Bu temizleme işleminden sonra ilk gelen büyük abdestle karaciğerdeki ve bağırsaktaki kurtlar, zehirler, safra kesesindeki taşlar, bağırsak ceplerinde toplanan dışkısal taşlar ve siyah, petrol renkli pislikler dışarı atılır.

Karaciğerde ve bağırsaklarda toplanan zehirlerin çokluğuna göre, dışarı atılan kurtlar ya ölü ya da canlı çıkar.
En son gelen büyük abdest yeşil veya yeşile yakın bir renkte veya sarı olmalıdır. Eğer renk yeşil değilse, temizleme tamamlanmamıştır. Çünkü karaciğer çok fazla miktarda toksin toplamış ve bir temizlemede onu atamamış demektir. Temizleme bittikten sonra, bir-iki gün boyunca dışkı renginin yeşil olup olmadığı kontrol edilmelidir. Bu iki gün boyunca büyük abdestin rengi yeşile dönmezse, 4-5 hafta sonra temizlemeyi tekrarlamak gerekir.

Eğer temizleme sonucu karaciğer veya bağırsaktan kurtlar atılmış ise, bu durumda 1 hafta boyunca kurtlara karşı tedavi uygulanmalıdır.

Eğer safra kesesinde taş varsa ve temizlenme sonucu dışarı atılmamışsa, safra kesesinde muhtemelen yapışıklıklar oluşmuş,- safra kesesi şekil değişimine uğramış, daralmış veya uzamıştır. Taşların atılması için fiziki yol kapanmıştır ya da taşlar safrakesenin kanalına sığmayacak kadar büyük demektir.

Böyle bir durumda yapılabilecek tedavi:

  • Bir çorba kaşığı öğütülmüş çörekotu + bir tatlı kaşığı öğütülmüş mür-ri safi + 100 gr. bal iyice karıştırılıp sabah akşam birer tatlı kaşığı olmak üzere bitene kadar yenir.

Bundan sonra safra kesesi taşlarını eritmek için:

  • Her sabah orta boy bir kara turp rendelenir ve 1 yemek kaşığı balla karıştırılır. 1 saat bekletilir ve suyu sıkılıp içilir. Sıkılmadan posası ile de yenebilir. Buna 1 hafta boyunca devam edilir. Kara turp safra kesesi taşlarının eritilmesine yardımcı olur.

  • 100 gr. Limon suyu + 100 gr. zeytinyağı + 3 baş ezilmiş sarımsak + 50 gr. sıkılmış maydanoz suyu karıştırılır ve her akşam bu karışımdan 50 gr. içilir.

                 Veya

  • 30 gr. sarımsaklı zeytinyağı + 30 gr. limon suyu karıştırılır, her sabah veya akşam uykuya yatmadan önce içilir. Ancak zeytinyağı çok faydalı olmakla beraber, fazlasının şişmanlatacağını unutmamak gerekir.

ikinci karaciğer temizlemeye kadar buna devam edilir.

Bu zaman zarfında ısırganotu (taze veya kuru) her şekilde kullanılır: Çay yapılır, yemek üzerine doğranır, salata ve yemeğe eklenir. Isırgan otu karaciğeri temiz tutar, safra kesesi taşlarının parçalanmasına ve düşürülmesine yardımcı olur.

Bu ilaçlar kullanıldıktan sonra on günlük açlık yapılır. ("Açlık" bölümüne bakınız.) İlaçlar ve on günlük açlık sonucunda safra kesesinde oluşan yapışıklıklar erir, daralmalar açılır ve safra kesesinin şekli normale döner.

Safra kesesi taşlarından muzdarip olanlar, genellikle, devamlı hazımsızlık çekenler, çok fazla deterjan kullananlar ve kimyasal maddelerle, bilhassa asitle uğraşanlardır.

Karaciğer Temizlemesinde Dikkat Edilmesi Gerekenler

  • Akşam saat 19:00'da karaciğer temizlemesi için yatarken, sağ tarafa yatmak çok önemlidir.
  • Saat 19:00'dan 21:00'e kadar zeytinyağı + limon suyu karışımı bağırsağa iner. 21:00'den 24:00'e kadar olan vakit dilimi biyolojik etkin saatlerdir. Bu saatlerde safra kesesine ve karaciğere yüksek enerji gelir ve sadece bu saatlerde temizleme tam olarak gerçekleşir.
  • Karaciğer üzerine konulacak su torbasıılık olmalıdır. Su sıcak olursa,karaciğerdeki pislikleri hapsederek atılmasına mani olur.
  • Önemli noktalardan biri de, eğer karışımı içtikten sonra, saat 24:00'e kadar büyük abdest kendiliğinden gelmezse, saat 02.00'ye kadar beklenmeli, eğer yine sonuç alınmazsa, mutlaka lavman yapılmalı. Eğer 02:00'de büyük abdest gelmemiş ve lavman yapılmamış ise, bunun sonucunda karaciğerden bağırsağa inmiş olan atıklar sebebiyle zehirlenme olabilir.

Temizlemeden sonra sabah ilk olarak (sabah saat 07:00'de yapılan lavmandan sonra) 2-3 yemek kaşığı yağsız, tuzsuz pirinç lapası yenir. Bu lapa, temizlenen karaciğeri kapatır. Temizlemeden sonra 3 gün boyunca karaciğeri muhafaza amacıyla hafif yemekler ve meyve yenmeli, ağırlıklı olarak meyve suyu içilmelidir. Et, peynir, yumurta, siyah çay, kahve, şeker, tuz, konserveler, hazır veya bayat yemekler kullanılmamalıdır. Karaciğer temizlendikten sonra, ağrı, sancı, bulantı gibi rahatsızlıklar olursa, bu, taşların düşmeyi sürdürdüğüne delalettir. Bu durumda yukarıda anlatıldığı gibi sarımsakla zeytinyağı + limon suyu karışımı içilir. Meyve

suyu, yoğurt suyu, havuç suyu veya kırmızı pancar suyu içmeye devam edilmelidir. İshal olunursa, endişeye kapılmamalı, 1 gün sonra da kesilmezse ishal tedavisine başlanmalıdır. ("İshal" bölümüne bakınız.)

* Karaciğer temizlemesinden sonra kanda kolesterol normal seviyeye kadar inebilir. Sonra yeniden yükselmeye başlar. Bu yükselişin sebebi şudur:

Temizlenmeden sonra karaciğer kuvvetlenir. Kuvvetlenen karaciğer, hazmolamayan ve deri altında, kaslar arasında depolanan ve yıllarca saklanan yağ kalıntılarını (margarin ve transgenik yağlar) kan vasıtasıyla, sivilce ve çıbanlarla dışarı atmaya çalışır. Bu sırada kolesterolün yükselmesi tehlikesizdir. Vücut kolesterolü kontrol altında tutar. Bu durumda yağ olarak sadece zeytinyağı kullanmak, sarımsak yutmak ve yemek, yeşil sebze yemek, limon suyu, greyfurt suyu, elma suyu ve biberiye çayına devam etmek gerekir.

Emziren kadınlar karaciğer temizlemesi yaptıktan sonra dikkat etmelidir

Emziren kadınlar, temizlemenin üçüncü günü (yani zeytinyağı karışımıiçtiğiniz gün) saat 23:OO'ten ertesi sabah 11:00'e kadar bebeğini emzirmemeli, sütünü sağarak atmalıdır. Eğer ertesi gün halsizlik veya mide bulantısı gibi rahatsızlıklar devam ederse, bu durum, temizleme işleminin hâlâ devam ettiğine ve vücudun, içindeki zehirleri atmayı sürdürdüğüne işarettir. Böyle bir durumda, anne iyileşene kadar bebeğini emzirmemelidir. Çünkü temizleme esnasında atılan zehirler süte karışabilir ve bebeğin sağlığına zarar verebilir. Ancak bu durum 24 saatten fazla sürmeyecektir. Bu süre içerisinde bebeğin de aç kalması faydalıdır, ancak bebeği aç bırakmak istemeyenler 100 gr. ılık suya 1 çay kaşığı doğal bal karıştırarak 4 saat arayla 2 defa verebilirler. '

Safra kesesi ameliyatla alınanlar için

İlk önce mide ve bağırsakların tedavisi yapılır ve 3 hafta boyunca her sabah 30 gr. sarımsaklı zeytinyağı + 30 gr. limon suyu içilir ve yemekler için başka yağ kullanılmayıp/sarımsaklı zeytinyağı kullanılır yani yemek yağsız pişirilip üzerine sarımsaklı zeytinyağ gezdirilir.

Sonraki 3 hafta boyunca ise her sabah taze incir veya zeytinyağı içinde bekletilmiş 3 tane kuru incir yenir ve yemekler üzerine sadece sarımsakfı zeytinyağı kullanılır. Böylece günde 30-50 gr. sarımsaklı zeytinyağı tüketilir. Taze incir mevsiminde ise, her gün sabahtan başlayarak istenildiği kadar incir veya kırmızı üzüm yenir ve akşama kadar başka hiçbir şey yenmez. Akşam bir öğün yemek yenir. Bunu her gün yapamayanlar, haftada 1 -2 gün yapabilirler.

Bağırsak tedavisi, ara verilmeden 6 haftada tamamlanır. Son 2 hafta içinde de 3 günlük aralarla 3 defa 3 günlük açlık yapılır, daha sonra 3 gün meyve suyu içilerek 3. gün akşam karaciğer temizlemesi yapılır.

Kireç Temizlemesi

Diş taşları, tırnaklardaki beyazlıklar ve kırıklar, vücutta esneklik kaybı, eklem hastalıkları, astım, bel ve boyun fıtığı vücudun kireçlendiğini gösterir. Kireçlenmeden kurtulmak için önce mide-bağırsakların tedavisi ve karaciğer temizlemesi yapılır. Bundan sonraki 2 hafta boyunca:

1. gün 3 limon, 2. gün 5 limon, 3. gün 7 limon, 4. gün 9 limon, sonra 10 gün boyunca günde 10 limonun suyu, suyla karıştırılarak öğlene veya ikindiye kadar içilir. Yani, 1-2 limonun suyu 150-200 gr. su ile karıştırılır ve her 2 saatte bir, toplam 5-10 bardak içilir. Limon suyu içemeyenler 4-5 bardak greyfurt suyunu su ile karıştırarak her gün sabahtan ikindiye kadar içebilirler. İkindiden sonra incir, üzüm, elma, erik, vişne, kiraz ya da karpuz yenebilir. Akşama

yakın soğan, sarımsak, yeşillik ve zeytinyağı ile yapılmış salata, bir çeşit yemek ile yenebilir.
2 hafta sonra sabahleyin 1 çorba kaşığı magnezyum sülfat (ingiliz tuzu) suyla karıştırılarak içilir. Daha sonra 100 gr. limon suyu + 200 gr. portakal suyu + 400 gr. greyfurt suyu + 1400 gr. su karıştırılır ve her saat başı birer bardak içilir. Bu karışımdan akşama kadar istenilen miktarda içilebilir. Nor mal olanı 2-3 litredir. 3 gün boyunca bu şekilde devam edilir. Üç gün süresince eriyen kireçler ve zehirli maddeler şiddetli ishalle dışarı atılır. Burada ikinci defa karaciğer temizlemeye ihtiyacı olanlar üçüncü gün, akşam saat 19.00'dan itibaren karaciğer temizlemesi yapabilir. ("Karaciğer temizlemesi" bölümünün 3. gününe bakınız.) 3 gün sonra, meyve ve sebzeden başlayarak, normal beslenmeye geri dönülür. Bu günlerde böbrek, mesane ve safra kesesinde toplanan kum ve taşlar da dökülebilir. Bunu görmek için günlük idrarı bir cam kavanozda toplamak, 2 gün bekletmek ve kontrol etmek gerekir.

Böbrek ve Mesanenin Temizlenmesi

Ağrı kesici, ateş düşürücü, aspirin ve diğer kimyasal ilaçlan kullanmak, aşırı ve doğal olmayan yiyecekler yemek, karışık yemek, sık yemek, fazla rpeynir yemek ve süt içmek, taze mayalı ekmek, pişmiş ıspanak ve domates salçalı yemekleri sık yemek, yemekten sonra hazım tamamlanmadan meyve yemek,- durgun su, siyah çay, kahve ve hazır içecekleri içmek,- yemekten hemen sonra aşırı ve hızlı hareket etmek,- dar pantolon ve dar ayakkabı kullanmak, böbrek ve mesanede taş oluşmasına zemin hazırlayan alışkanlıklardır.

Böbrek ve mesanede taş oluşmasının sebepleri: Hazım bozuklukları, böbrek yapısındaki değişiklikler,- böbrek hastalıkları,- diyabet gibi metabolizma bozuklukları,- tümör veya kabızlık sebebiyle bağırsaklar, karaciğer, dalak, rahim ve yumurtalıklar gibi organların büyüyerek böbrekleri sıkıştırması.

Taşlan ve kumu çözerek idrarla atılmasını sağlayan ilaçlar: Böğürtlen kökü, defne kökünün kabuğu, defne meyvesi, maydanoz tohumu, turp tohumu, bilhassa kara turp tohumu, turp yapraklarının suyu, pelinotu, tarçın, enginar suyu ve kökü, havuç tohumu, kekik, kimyon, anason, misvak.

Taş oluşumunu önleyici, idrar arttırıcı ve kalıntıların idrarla atılmasına yardımcı olan ilaçlar:

Temiz su, havuç suyu, kırmızı pancar suyu, ıspanak suyu, maydanoz suyu, kereviz ve yapraklarının suyu, limon ve greyfurt suyu, karpuz, karpuz çekirdeği, karpuz kabuğu, ısırganotu, kavun çekirdeği.

Burada pişirilmiş ıspanak ve durgun su taş oluşturucu, fakat çiğ ıspanak, ıspanak suyu ve temiz canlı su, taş eritici olarak gösterilmiştir.

Çiğ domates ve ıspanakta bulunan canlı oksalasit, aktif kireç eriticilerden biridir. Ancak domates ve ıspanağın pişirilmesiyle doğal yapısını kaybeden oksalasit, tam tersine, taş oluşturucu olur. Durgun su için "Su" bölümüne bakınız.

Böbrek ve mesaneyi temizlemeye hazırlık:

* 3 çorba kaşığı öğütülmüş çörekotu 200 gr. bal ile karıştırılır, 3 baş dövülmüş sarımsak ile yoğrulur. Günde 3 defa 1 çorba kaşığı alınır.